Alman Basını

Başlatan Sihirbaz, Mar 28, 2017, 03:14 ÖS

« önceki - sonraki »
Aşağı git

Sihirbaz

Deutsche Welle-10.09.2018

Frankfurter Allgemeine Zeitung'un (FAZ) yorumunda Rusya'nın Suriye'deki nüfuzunu arttırmakta kararlı olduğunun anlaşıldığı ifade ediliyor:

"İdlib'e Suriye - Rusya ortak harekâtı ikilemle karşı karşıya. Radikal militanlar milyonlarca sivile zarar vermeden bölgeden nasıl çıkarılacak? Suriye'de silahlı aşırılara yer olmaması meşru bir taleptir. Yine de İdlib'i hedef alan hava saldırıları yeni bir kan gölünü önleyebilecek siyasi çözüm ihtimalini ortadan kaldırıyor. İdlib'in yerle bir edilmesinden sonra milyonlarca sivil Şam rejimi ve Rusya ile görüşme masasına oturulmasına güvenmeyecektir. İran şimdilik Tahran'ı Irak ve Suriye üzerinden Akdeniz'e bağlayacak kara koridoru hayalini yaşatma telaşında. Rusya İran'ı Suriye'de adım adım geriletiyor. İranlılar gibi Şii olan Iraklılar da İran'ın vesayeti altına girilmesine baş kaldırıyor."

Süddeutsche Zeitung üçlü Tahran zirvesinde uzlaşmaya varılmamasının İdlib'in kıyıma sahne olma tehlikesini artırdığını belirttiği yorumunu şöyle sürdürüyor:

"Rusya askeri gücüyle Esad'ın zafere ulaşmasını sağlayabilir, ama Putin Suriye'de barışı böyle kazanamaz. Almanya, Avrupa, ABD ve Körfez devletleri İdlib'de katliam olduğu takdirde Suriye'nin imarına katkıda bulunmayacaklarını ve Suriye'nin savaş sonrası düzenini tanımayacaklarını Putin'e belli etmelidir. Birleşmiş Milletlerin gözetiminde siyasi geçiş süreci başlatılmadan ve bütün Suriyelilerin can güvenliği garanti edilmeden mültecilerin ülkelerine dönmeleri zaten beklenemez. Kremlin'e söz dinletmek kolay olmayacaktır. Batı, Türkiye'nin Tahrir el Şam ile kararlı mücadele başlatmasında ısrar ettiği takdirde Putin bu taleplere kulak verebilir. Üç milyon sivilin büyük bir felakete uğramasını önlemenin başka gerçekçi alternatifi bulunmamaktadır."

Neue Osnabrücker Zeitung İdlib'deki hedeflere yapılan hava saldırılarına şu satırlarla değiniyor:

"Beşar Esad ile Moskova ve Tahran'daki müttefikleri direnişin son kalesinde askeri zafere ulaşmakta kararlılar ve kimse de bunun önüne geçemeyecek. Batı'nın zaten Suriye'de uzun zamandır adı anılmıyor. Çözüm önerilerinin çaresizliği yansıttığı Birleşmiş Milletler'den de bir şey beklenemez. Türkiye'den keza. Gerçi Cumhurbaşkanı Erdoğan güçlü sözlerle masumlara sahip çıkıyor ama o da ne yapabilir ki? El Nusra cihatçılarıyla bir olup Suriye birliklerinin karşısına çıkabileceği hiç sanılmamalı. Kendimizi kandırmayalım. Felaket 'geliyorum' diyor. Bütün dünya bu felakete seyirci kalacaktır."

Stuttgarter Nachrichten gazetesi Şam rejiminin yakında yeniden bütün Suriye'ye hakim olacağını belirtiyor ve bu gerçek karşısında neler yapılabileceğini soruyor:

"Muhaliflerin son kalesi de er veya geç Suriye rejiminin eline geçecek. Bunun etkisi Avrupa için acı olacak. Önce Avrupa eli kanlı Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ile uzlaşmak zorunda kalacak. Aynı zamanda yeni mülteci dalgalarıyla yüklü para yardımı arasında tercih yapması kaçınılmaz olacak. Üçüncü olarak da Kremlin liderinin Ukrayna gibi Ortadoğu'da da nüfuz arayışında olmasını mecburen sineye çekecek." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Deutsche Welle-11.09.2018

Frankfurter Rundschau gazetesinin yorumunda Suriye'de iş işten geçtiği ve kazanan tarafın belli olduğu dile getiriliyor:

"Almanya Savunma Bakanlığı Suriye'de binlerce kişi öldürüldüğü ve kimyasal silahlar kullanıldığı takdirde nasıl karşılık verilebileceğinin planlamasını yapmış. Bu tür askeri planlamalara denecek birşey yok. Çeşitli senaryolara göre acilen karşılık verebilmek için hazırlık yapmak askerin görevi. Masa başında yapılan hazırlıkların savaşa katılmaya dönüşmesi ise sorun çıkarır. Ancak Suriye'de misilleme yapmanın artık anlamı kalmadı. ABD Başkanı Donald Trump iki kez savaş uçakları ve füzelerle Şam rejimini cezalandırmayı denedi. Ama bu operasyonlar Suriye'de kan dökülmesini önleyemedi. Almanya katılsa da katılmasa da sınırlı hava harekâtları sembolik anlam taşıyor. Esad, Rusya ve İran'ın yardımıyla Suriye'deki savaşı kazanmış sayılır."

Neue Osnabrücker Zeitung'un yorumunda Suriye'deki savaşa müdahale etme imkânlarının sınırlı olduğuna dikkat çekiliyor:

"Kimyasal silaha başvurduğu takdirde Şam rejimini Almanya'nın da katılımıyla cezalandırmak ahlaki bakımdan cazip gelebilir. Ama bakalım bu siyasi bakımdan akıllıca, hukuki bakımdan da sakıncasız olabilir mi? Almanya'nın Birleşmiş Milletler'in onayı olmadan NATO müttefiklerinin Suriye'deki ortak operasyonlarına katılması sorun çıkarır. Esad'ın hamisi Rusya, Güvenlik Konseyi'nde buna zaten izin vermez. Buna karşılık dünya devletlerinin Suriye'deki bütün kimyasal silahların yasaklanması için Birleşmiş Milletler'den karar çıkartma girişimi pekâlâ desteklenebilir. Almanya uluslararası alanda daha fazla sorumluluk alıp ABD'ye bağımlılığını azaltmaya çalışırken, sütten çıkmış ak kaşık gibi kalamaz."

Frankfurter Allgemeine Zeitung İsveç'teki genel seçim sonuçlarını değerlendirdiği yorumunda sağın Avrupa'daki yükselişinin ortak iltica politikasıyla önlenebileceğini yazıyor:

"Batı Avrupa'da milliyetçi popülistlerin başarılı oldukları bir seçim daha geride kaldı. İtalya'dan sonra İsveç'te de İsveç Demokratları oylarını artırdı. İtalya'nın aksine İsveç'in sağcı partisi doğrudan iktidar ortağı olamayacak ama ülkenin siyasi ajandasının belirlenmesinde rol oynayacak. Fransa seçimlerinden sonra popülizm ve milliyetçiliğin zayıfladığını sananlar yanıldı. Göç şüpheciliği ve sosyal güvenlik kaybına uğrama korkusu bertaraf edilmedikçe seçmen geleneksel sosyal demokrat ve Hristiyan Demokrat partilerden uzaklaşacaktır. Avrupa Birliği göç ve iltica politikalarında mutlaka ortak çözüm bulmalıdır. Bunca sabote eden varken bunu söylemek kolaydır. Uzlaşma sağlanamadığı takdirde ise önümüzdeki yıl yapılacak olan Avrupa Parlamentosu seçimleri radikal akımların zaferiyle sonuçlanır."

Süddeutsche Zeitung sağın yükselişi karşısında İsveç'i istikrarlı bir hükümete kavuşturmanın kolay olmayacağı görüşünü savunuyor:

"İsveç siyasi partileri, yüzde 18 oranında oy toplayan partiye nasıl davranacaklarını belirlemek zorundalar. İsveç Demokratlarını tecrit etmeye çalışmak kadar, sağ popülistlerin sloganlarını tekrarlamak da yarar sağlamaz. Parlamentoda temsil edilen diğer yedi partinin kendi programına yoğunlaşması bir başlangıç olabilir. Sağ popülistleri reddetmek dışındaki ortak yanlarını bulup örneğin konut sıkıntısının ve sağlık hizmetlerindeki problemlerin üzerine gidebilirler. Bunu başarabildikleri takdirde genel seçimin kazananı sağ popülistler olmayacaktır." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Deutsche Welle-14.09.2018

Süddeutsche Zeitung, lira krizini ve Merkez Bankası'nın faiz artırımını konu aldığı yorumunda sistemle ilgili hatalar düzeltilmeden ekonomik istikrarın sağlanamayacağını dile getiriyor:

"Recep Tayyip Erdoğan 'bu bizim krizimiz değil, manipülasyon kurbanıyız' diyor. Ancak Cumhurbaşkan'ın sözleri, liranın değer kaybetmesi yüzünden iflasın eşiğine gelen Türk şirketlerini teselliye yetmeyecek. Bütün olumsuzluklardan yabancı güçleri ve öncelikle de Batı'yı sorumlu tutmak Türkiye'de gelenek haline geldi. Ama şimdi ekonomik realitelerin inkârı bumerang etkisi yapıyor. Erdoğan'ın konuşmasından hemen sonra lira yine değer kaybetti. Merkez Bankası devreye girerek faizleri beklenenden fazla oranda artırdı. Bu karar, liraya biraz olsun nefes aldırdı. Faizi bütün kötülüklerin başı olarak gören Erdoğan bu adımı hiç istemiyordu. Merkez Bankası ile Başkan arasındaki ikili oyun kayda değerdir. Başkan faiz kararından hemen önce farklı düşündüğünü söylüyor, sonra da Merkez Bankası'nın bağımsız olduğunu göstermesine izin veriliyor. Bu riskli bir oyundur. Türkiye'deki kriz tamamen olmasa da 'evde pişirilmiştir'. Ülke ekonomisini zayıf düşüren siyasi sistemdir. Ve bu durum kolay kolay değişmeyecektir."

Frankfurter Allgemeine Zeitung, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın faize duyduğu antipatinin vahim sonuçlar doğurduğunu yazıyor:

"Döviz rezervleri tükenmeye yüz tutan Türkiye'de dolar ve euro ile gayrımenkullerle iş yapmak yasaklandı. Merkez Bankası da aynı gün, kaçan dövizi yeniden ülkeye getirmek ve çığırından çıkan enflasyonu dizginleyebilmek için faizleri arttırdı. Erdoğan ve ailesi daha önce para ve mali politikaların yönetilmesine el atmıştı. Devlet, hükümet, parti başkanı ve başkomutan, damadını maliye bakanı yaptıktan sonra Varlık Fonu başkanlığını da uhdesine aldı. Bu adımların ekonomiyi istikrara mı kavuşturacağı, yoksa içerde ve dışarda daha fazla güven kaybına mı yol açacağı belli değil. Döviz krizi nakit krizine dönüşebilir. Para Fonu, Avrupa Birliği ya da Almanya'dan yardım istenmesi için yapılan çağrılar artıyor. ABD'de faizlerin hareketlenmesinden dolayı döviz çıkışının hızlanmasından sadece Türkiye etkilenmiyor. Türkiye, tasarruf oranı arttırılıp, ithalat bağımlılığı azaltılamadığı için muazzam cari açığın kapatılmasında yabancı sermayeye ihtiyaç duyuyor. Sıkı para politikasının enflasyonu daha da arttırdığını savunan Erdoğan'ın bu yanlıştan dönmeye başladığı anlaşılıyor. Ankara'daki telaşın paniğe dönüşebileceğini gösteren ilk işaretler gelmeye başladı."

Berlin'de yayımlanan Tageszeitung gazetesi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın ana faiz oranını arttırma kararını şöyle yorumluyor:

"Merkez Bankası'nın liranın değer kaybıyla mücadelede bu kadar cesur davranacağı beklenmiyordu. Merkez geç de olsa henüz iş işten geçmeden, neredeyse bütün önde gelen iktisatçıların tavsiyesi doğrultusunda ana faiz oranını epey yukarıya çıkardı. Böylelikle Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın söylediklerinin tam tersini yapmış oldu. Devlet ve hükümet başkanının halk arasında hiç popüler olmayan bu adımı atması için Merkez Bankası sorumlularına el altından yeşil ışık yakmış olabileceği akla gelebilir. Erdoğan böylece taktik açıdan bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Kendine söz gelmesini önlediği gibi, liranın erozyonu sürdüğü takdirde de Merkez Bankası başkanını günah keçisi yapabilecek." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Deutsche Welle-17.09.2018

Stuttgarter Zeitung'un Türkiye ekonomisini konu alan yorumunda hükümetin krizle mücadelede aldığı tedbirlerin yatırımcıyı ikna etmeye yetmediği belirtiliyor:

"Hükümet Türkiye'ye ilgi duyan yatırımcıyı cezbedebilmek için bazı adımları atabilir. Ancak piyasaların beklediği hukuk devletinin güçlendirilmesi ve hükümetin denetlenebilmesi gibi reformlar Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın iktidar çıkarlarına ters düşüyor. Problem de buradan kaynaklanıyor. Türkiye'nin paraya ihtiyacı var ama Erdoğan yatırımcının şartlarını yerine getirmeye gönüllü değil. Yabancı uzmanların direktifleri doğrultusunda hareket etmek istemediği için de Uluslararası Para Fonu'ndan (IMF) yardım istemeye yanaşmıyor."

Frankfurter Allgemeine Zeitung Irak ve Suriye'deki siyasi gelişmeleri mercek altına alıyor:

"Suriye ve Irak'ın devlet olma özelliğine terör milisi IŞİD'den gelen tehdit uluslararası koalisyonun da yardımıyla savuşturulmuş sayılır. Ancak her iki ülke de tam anlamıyla devletleşebilmiş sayılmaz. Esad Suriye'de acımasız hâkimiyetini sağlamlaştırma yolunda ilerlese de ülke çoktan yabancı güçlerin elinde oyuncak oldu. Mayıs ayında genel seçimlerin yapıldığı Irak halâ hükümete kavuşamadı. Şii ve Sünni bloklar arasındaki çatışma tehlikesiyle birlikte sosyal gerginlikler de artıyor. Bir yıl önce kuzeydeki Kürt bölgesinin Irak'tan ayrılması gündeme gelmişti. İç kutuplaşma 2014 yılında da IŞİD'in ilerleyişini kolaylaştırmıştı."

Braunschweiger Zeitung sağ popülist Almanya için Alternatif (AfD) partisinin Almanya'nın doğu eyaletlerindeki yükselişine şu satırları ayırmış:

"Doğuda alınan seçim sonuçlarına dikta döneminden kalma gerilik gerekçe gösterilirdi. Almanya Demokratik Cumhuriyeti tarihe karışalı çok olduğu için bu argüman artık inandırıcı gelmiyor. Bunun tersi olsa ve bütün demokratlar Doğu Almanya'daki trende göre hareket etse ne olurdu? Geleneksel ve önemli partilerin kendilerini kavrayışları ve protestocuların, değişken seçmenlerin ve radikallerle flört edenlerin hâkim olduğu altı partili oynak bir sistemde tutarlı hükümet nasıl kurulurdu, sorusu üzerinde mutlaka düşünülmesi gerekir."

Sächsische Zeitung gazetesi ana muhalefet partisi AfD'nin göçmen karşıtı Batının İslamlaşmasına Karşı Yurtsever Avrupalılar hareketi Pegida arasındaki ilişkileri şöyle yorumluyor:

"AfD'nin Saksonya eyalet teşkilatı Pegida ile omuz omuza vermemeyi kararlaştırdı. Oysa aralarındaki dayanışma çoktan tamamlandı. AfD ile Pegida'nın hedef ve söylemleri arasında fark kalmadı. AfD yönetimi bunu teslim etmekte halâ nazlanıyor. Neredeyse bütün anketler AfD'ye oy vereceğini söyleyenlerin siyasi ahlâk ve edebe metelik vermediklerini gösteriyor. Popülistleri seçmek isteyen, bu partiye zaten kabalığından ötürü ya da kabalığına rağmen oy veriyor. Popülistlerin stratejisi açısından da bu, kendilerini taklit etmek isteyenlerin bu akımı daha da güçlendirdiği anlamına geliyor." Mesajı Paylaş

evrenay

#304
Ara 21, 2018, 09:48 ÖS Last Edit: Ara 22, 2018, 12:54 ÖS by evrenay
ABD Suriye'den çekilirken Alman basını; "Acaba ABD, Alman toprağında toplam 33 askeri üste yaşayan 50.000 (ellibin) Amerikalı askeri de geri çeker mi?" diye yazar mı ki?

Özellikle Alman televizyonlarındaki tartışma programları bana çok komik geliyor. Koca koca adamlar habire tartışıp duruyorlar da ülkenin fiilen Amerikan (50.000 asker) ve İngiliz (15.000 asker) işgali altında olduğunu hiç dikkate almadan,  Almanya'nın dünya siyaset arenasındaki yerini ve yapabileceklerini tartışıyorlar.

Bu bana Türk televizyonlarındaki evlendirme programlarını hatırlatıyor. Tamamen beyinleri uyuşturmak için yapılıyor diye düşünüyorum.

Hele bir de kendi koloni devlet hallerine bakmaksızın Türkiye gibi, özgürlüğünü kanla korumuş ülkelere akıl vermeye kalkmazlar mı işbu programlarda, şaka gibi.

Ancak sanırım bu tip yayınların esas sebebi alım gücü sürekli düşen Alman halkına "bakın biz ne kadar iyi durumdayız" fikrini aşılamak.
Tabi propaganda da bir yere kadar, hele ki meydanda Göbbels gibi birisi yoksa.
Ondan sonra ırkçılar Chemnitz'i yakar, solcular Berlin'i yağmalar.

Ama Almanya'da sarı yelekliler ortaya çıkmaz.
Hele ki yer yer Amerika'nın sözünden çıkan Merkel'de gidiciyken.
Yerine gelecek olan hanımefendi de tam bir koloni valisi zaten. ABD'nin sözünden çıkmaz, Almanya'da da Fransa'daki, Belçika'daki, İspanya'daki ayaklanmalar olmaz.

Velhasıl, diyeceğim şudur ki, ülkelerin basın kuruluşlarının verdikleri haberleri, o ülkelerin dünya siyaset arenasındaki yerlerinin ışığında değerlendirmek lazım.
Bir Almanya, bir Japonya (100.000 ABD askeri, pratik olarak bir uçak gemisi olarak kullanıyorlar Japonya'yı), bir Güney Kore ne derse desin, fino köpeğinin havlamasından öteye geçemez.

İşte bu noktada finansal gücün, eğer ülkenin fiili olarak özgürlüğü yoksa, o ülkeye ait olmadığını ve dolayısıyla dünya siyasetinde her hangi bir şekilde ağırlık teşkil edemediğini görüyoruz.

Her şeyden önce gelen özgürlüktür, geri kalan bütün kelimeler bundan sonra söylendiğinde bir mana teşkil eder.

Özgürlüğünüzü maddi ve manevi menfaatler uğruna satmayın, köle ülkelere de size gösterilen maddi imkanlardan dolayı özenmeyin.

Özgürlük olmayınca o imkanların hepsi "sanal" oluyor. Mesajı Paylaş

Karabasan

Adamlar sanal bir Dünya da yaşamanın keyfini sürüyorlardı 90 lardan beri
Şimdi aynı sanal Dünya'nın acı gerçekleri önlerine konulunca aynaya bakmaya korkar oldular Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk

malpsoy

Hala "DAEŞ e karşı savaşan kahraman kürtler acımasız Türklerin eline bırakma" hikayesi anlatılmaya çalışılıyor.

Kürtlere ihanet

Suriye'deki 2 bin Amerikan askeri dört yıldır görevi başarıyla yerine getirdi. Savaşarak değil ama Kürt milisi YPG'yi eğiterek. Kürtler IŞİD ile mücadelenin en cesur aktörleriydi. Teröristlerin askeri bakımdan dize getirilmesinde YPG'nin büyük payı vardı.

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan bu işbirliğini kuşkuyla izliyordu. Ona göre YPG ortadan kaldırılması gereken bir terör şebekesinden başkası değildi. Amerikalılar orada olduğu sürece Kürtlere saldırmayı göze alamadı. Son Amerikan askeri de bölgeden ayrılırsa Erdoğan ürkekliği bir yana bırakıp bütün hışmıyla Kürtlere saldırır. Bunun vebali, Kürtleri göz göre göre kaderlerine terk eden ABD'nin boynuna olacaktır.

Devamı;


https://www.dw.com/tr/yorum-abdnin-suriyeden-%C3%A7ekilmesi-b%C3%BCy%C3%BCk-bir-hata/a-46825423 Mesajı Paylaş

evrenay

Dürüstlükleriyle övünen sıradan Alman vatandaşlarının kendi ülkelerinin insanına ve sözde devletlerine olan güveni sürekli olarak azalıyor.

Önce 2008 finansal krizinin en büyük sorumlularından Deutsche Bank'ın yalancılığı ve dolandırıcılığı ortaya çıktı. Bugüne kadar o zamanki hisse değerinin %70 ini kaybetti ve kaybetmeye devam ediyor.

Bir zamanlar dünyanın en büyük bankalarından birisi olan Deutschebank bugün suyun üzerinde kalabilmek için çırpınıyor.

Kurtulabilmek için 2010 680 milyon Avro'ya satın aldıkları Berliner Bank'ı kapattılar.
An itibariyle, ABD'nin Deutschebank'a  çeşitli zamanlarda kestiği cezaları (on milyar USD ve devam ediyor)  ödeyebilmek için Alman devletinin hisse almasını umuyor.
Aksi taktirde batacak.

Sonra Volkswagen skandalı patladı.
Volkswagen ve onun çöp markası AUDI'nin sattığı bütün dizel otomobillerin azot oksit (NOx) emisyonlarını düşük göstermek için yazılımı "Alman mühendisliğini" kullanarak değiştirdiği ortaya çıktı.
Dürüst Alman vatandaşları kendilerinin gurur duyduğu bir markanın, böylesine fütursuzca yalan söyleyip, hilebazlıkla kendilerini ve başka insanları dolandırabileceğine inanamadılar.
Ama evet Volkswagen denilen şirket Almanya'nın Yahudi soykırımı (hepsi Yahudi olmayan altı milyon insanın gaz odalarında öldürülmesi) ve kaybedilen iki büyük savaştan sonra yeni yeni onardıkları onurlarını, bütün dünya nezdinde tekrar ayaklar altına almıştı ve cezalandırılması gerekiyordu.

Heyhat, VW Almaya'da 120.000 kişiye iş vermekteydi ve Alman ülkesinde her sekiz işten bir tanesi otomotiv endüstrisine bağlıydı.
Merkel'in bir talimatıyla bütün gazeteler selerini kıstılar (özgür Batı basının özgürlüğü menfaatlerine dokunulana kadardır).
Göstermelik bir kaç savcılık soruşturması açıldı, zaten ABD'nin tutuklayacağı bir kaç yönetici tutuklandı.
Volkswagen elektrikli otomobillere yatırım yapıyor haberleri yapılarak şirketin itibarını yeniden kazanması için çalışmalar başladı.
Elbette, otomobil endüstrisini birazıcık takip eden birisi bile, elektrikli araç treninin çoktan kalktığının ve bu trene Alman şirketlerinin binemediğini bilir.
Alman firmaları, zehirli dizel elmasını yerken, Japon ve Amerikan şirketlerinin çoktan trene bindiklerini ancak tren önlerinden geçmeye başladığı zaman farkettiler.

Ama ABD elbette kolonisine karşı pek merhametli değil.

An itibariyle VW nin ABD'de ödediği ceza ve tazminatlar elli milyar USD yi geçmiş durumda.
Üstüne üstlük ABD'de geri satınalma yöntemiyle toplayıp, ABD'de kiraladıkları kullanılmayan hava üstlerinde depoladıkları (37 adet açık hava deposunda) YÜZBİNLERCE (350.000 evet üçyüzellibin) otomobili de ABD dışına çıkartamıyorlar.

Çünkü Amerikalı yetkililer bu araçların olması gerektiği standarda çıkartmadan ABD'de dışına çıkartılamacağını beyan ettiler.
Bu da araç başına 2500 USD ile 3500 USD maliyet demek.

Zaten araç sahipleri tazminat davası açmasın diye, değerlerinin çok üzerinde bedellere satın alınan otomobillerin üzerine, bir de böyle bir yük bindirdi ABD'liler.

Siz bakmayın Volkswagen denilen yalancı, dolandırıcı ve hilebaz şirketin elektrikli otomobil üretiyoruz, uçuyoruz, kaçıyoruz, satışlarımızı şöyle arttırdık diye açıklama yaptığına, şirket teorik olarak batık ve pratik olarak Alman devletinin desteğiyle ayakta duruyor. Ne Merkel ne de başka bir siyasetçi bu kadar çok insanın işsiz kalmasına izin veremez.

Evet, Volkswagen zaman içerisinde çeşitli bahanelerle, işçi sayısını azaltacaktır ama bunu zamana yayacak ve zaten sindirilmiş Alman halkının (bkz: Avrupa yanarken Almanya'da hiç sarı yelekli olmaması ama bol bol aşırı sağcı gösteri olması) tepki vermesinin önüne geçecekler.

Elbette bir de esasen CIA'in Avrupa şubesi görevini yapan ve ana işi endüstri casusluğu olan BND (Bundesnachrichtendienst) nin ve Anayasayı koruma teşkilatının (Bundesverfassungsschutz) eline yüzüne bulaştırdığı, on cinayet (sekizi Türk) ve üç bombalamadan (banka soygunlarını yazmıyorum bile) sorumlu NSU (Nationalsozialistischer Untergrund) örgütünün ayyuka çıkması ve ancak on yıl süren yargılama sürecinden sonra (herhalde davanın tutuklu TEK sanığı olan bayan Zschäpe yargılanırken ölür diye umdular, ya da Roterarmee Fraktion (Kızıl Ordu Fraksiyonu ya da Baader-Meinhof Grubu diye de adlandırılan) sol tandanslı çetenin üyeleri gibi hapisteki hücrelerinde (Jan-Carl Raspe (kafasından vurularak),  Andreas Baader (boynundan vurularak), Gudrun Ensslin (hoparlör kablosuyla asılarak) İNTİHAR ETMESİNİ istediler.

Ama, muhtemelen son zamanlarda yaptıkları her şey gibi bunu da ellerine yüzlerine bulaştırmaktan çekindiklerinden, dokunmadıkları Beate Zschäpe'ye ömür boyu hapis verdiler.
Yargılama sürecinde ifadeye gelmeyen devlet görevlilerinden, kaybolan ve imha edilen evraklara kadar, Alman devlet görevlilerinin yalancılığı ve ikiyüzlülüğü sıradan Alman vatandaşının kendi sözde devletinden tiksinmesine yol açmıştır.


Bütün bunlar yetmezmiş gibi şimdi bir de meşhur Der Spiegel dergisinin, bol ödüllü, muhabirinin her dört haberinden bir tanesinin yalan olduğu ortaya çıktı.
Bu Claas Relotius isimli şerefsiz ve ahlaksız mahlukat, kendi ülkesinde organ mafyasının elinde kaybolan binlerce (yedi bin) mülteci ve yabancı çocuğun haberini yapacağına, "Türkiye'de iki köle çocuk" diye bir YALAN haber yapmaktan imtina etmemiştir.
Şimdi rezil rüsva oldu.

İşte bütün bu sebeplerden ötürü ben yazılarını tercüme gerekmeksizin okuyabildiğim, kitlesel Alman basınının yazdığı ve söylediği hiç bir kelimeye inanmıyorum.

Ve hatta Sputnik'i bile bunlardan daha dürüst buluyorum. En azından okurken mevzunun bir şekilde Rusya'ya bağlanacağını biliyorum.

İş sapır sapır dökülen Alman basınına gelince, Alman kisvesi altında efendileri, topraklarını hali hazırda 33 adet üste barınan 50.000 askeriyle işgal altında tutan ve Alman ülkesini tarihi sebepleri bahane ederek, 16 (ufacık ülke de onaltı tane) eyalete bölüp ondan sonra da 1962 de Federal Alman Cumhuriyetini, anayasalarını ve bundan sonraki Almanların nasıl yetişeceğini dikte eden eğitim müfredatını yazarak, kuran ABD'ye nasıl hizmet ettiklerini görmek için biraz daha fazla enerji harcamak gerekiyor.

Son olarak; yukarıda ismini saydığım bütün bu şirketler ve isimler dünya nezdinde lanetlenirlerken, bizim ülkemizde bir kısım art yalayıcı halen daha Alman malının peşinde koşmaktadır.

Benim şirketime "abi bu Alman malı" diye mal getirip satmaya çalışana önce yukarıdaki olayları anlatıyorum, sonra da eğer temsil ettiği şirketin Türkiye'de ÜRETİM YATIRIMI yoksa, kendilerinden mal almam için VATAN HAİNİ olmam gerektiğini söyleyip gönderiyorum.

Elbette, ülkemizde ÜRETİM YATIRIMI olan Alman firmalarının başımın üzerinde yeri var.
An itibariyle Türkiye'de 8500 tane irili ufaklı Alman firması faaliyet göstermekte.
Bunlardan, Türkiye'de ÜRETİM YATIRIMI olan Mercedes (Aksaray-Kamyon Hoşdere/İstanbul-Otobüs), Bosch gibi şirketlerinden alım yaparken, Volkswagen ve onun alt markaları olan AUDI, Porsche, Seat, Skoda'nın yanından bile geçmiyoruz.

Türkiye'de siyasetçiler, bürokratlar, memurlar, sözde milliyetçiler, sıradan vergi mükellefi vatandaşlar, her kim ki ülkemize beş kuruşluk ÜRETİM YATIRMI yapmadan (özellikle de Volkswagen ve AUDI ve BMW gibi) sadece ülkeye mal satıp bir kuruşluk fayda sağlamayan şirketlerden, mecburiyet hali dışında (alternatifsizse), mal alıyorsa benim nazarımda ülkesine, bütün dış düşmanlardan daha çok zarar veriyordur.

Bütün bu yazdıklarımı düşünmekten aciz; bürokrat, siyasetçi, memur, işadamı, çalışan her kimse, ne ülkenin ekonomik durumundan şikayet etmeye hakkı vardır, ne de dünya siyaset arenasındaki konumundan.

Herkes önce kendi kapısının önünü süpürsün, ondan sonra komşusundan şikayet etsin.

Not: Belki bu yazının yeri tam olarak burası değil ancak, Alman basını denilen, özgürlüğü efendilerinin çizdiği daire kadar olan, manipülasyon aracınını yaptığı bir habere itibar edildiğini gördüğümde ülkemin insanlarının bunlara inanma ihtimalinin olması bile beni çileden çıkartmaya yetiyor.

Mesajı Paylaş

Yukarı git

Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter