Lübnan

Başlatan dalamper, Eki 28, 2015, 06:12 ÖS

« önceki - sonraki »

dalamper

Lübnan, malumunuz Akdeniz'e kıyısı olan, Suriye'nin etrafını çevrelediği küçük, güzide bir ülke. Ülkenin aslı; Kuzeydeki Trablus şehrinden merkezde Beyrut'u da içine alıp, güneydeki Sayda (Sidon) şehrini ve bugün Lübnan'ın merkezindeki Lübnan Dağları'nı içine alır. Lübnan Dağları'nın doğusu ise önceden Suriye toprağıydı ancak Fransa, manda yönetimi döneminde o bölgeyi de Lübnan topraklarına katmıştır.

Lübnan, demografik yapı olarak diğer ülkelerden daha farklıdır. Tek partiden oluşan hükümet yoktur. Bağımsızlarla birlikte, Lübnan'da etkin olan bir çok partinin bakanlar kurulunda üyesi vardır. Sünni Future Movement (Gelecek) ve Maruni FPM partileri, önemli bakanlıkları yönetmektedir. Cumhurbaşkanı Hıristiyan, Başbakan Sünni ve Meclis Başkanı ise Şii olmak zorundadır. Ancak ülkenin 1,5-2 yıldır Cumhurbaşkanı yoktur. Son 9-10 aylık dönemde bir kaç defa seçim yapılmak istenmiş ancak başka sebepler nedeniyle ertelenmiştir.

Günümüz Lübnan'ına gelmeden önce, Osmanlı'dan başlayarak, İç Savaş'a, oradan ise şu an şekillenen Lübnan'a geçiş yapalım. Daha evvel hazırladığım özetleri sunayım sizlere.

OSMANLI DÖNEMİNDE LÜBNAN

Lübnan, 16. yüzyılda Osmanlı hâkimiyetine girmiş ve I. Dünya savaşının sonuna kadar Osmanlı idaresinde kalmıştır. 400 yıl boyunca süren bu hâkimiyet döneminde bölge, Osmanlıların yürüttükleri genel politikaları doğrultusunda, oldukça özerk bir yapıya sahip olarak, tüm din ve kültürlerin serbestçe icra edildiği bir konuma sahip olmuştur. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet, bu bölge içinde veya yakınında kök salmıştır. Bu inanışların farklı anlayışları, dinî ve mezhebî çeşitliliğe yol açmıştır. Ayrıca bu bölge Araplar, Bizanslılar, Moğollar, Türkler, Haçlılar, İranlılar gibi çeşitli etnik unsurların yönetimine girmiştir. Dağlık olması ve siyasi otoriteden uzak olması sebebiyle, genelde muhalif hareketlerin de sığınağı olmuştur.

Sayda ve Beyrut sancakları Şam Eyaletine bağlıydı sancaklardı. Osmanlı padişahları Lübnan'daki feodal yapıya fazla dokunmamışlar, yarı bağımsız bir düzen içerisinde kalmışlardır. 1887'de ise Beyrut vilayeti oluşturulmuştur.

Lübnan topraklarında iki farklı dinî grup öne çıkmıştır: Hıristiyan-Katolik Marunîler ve Müslüman kesim içinde yer alan Dürzîler. Bu iki grup arasında 1840 ve 1861 yılları arasında birçok çatışma meydana gelmiş ve bunun neticesinde Osmanlılar, Lübnan'da din esasına dayalı değişik yönetim şekilleri oluşturmuştur.



18. yüzyıla yaklaştıkça Lübnan'daki geleneksel Dürzi üstünlüğü azalmaya başladı. Dürzi aileler arasında kanlı çekişmeler gerek sayı, gerek ekonomik yönden Dürzilerin gücünü azaltmıştı. Böylece, Lübnan'da geleneksel Dürzi egemenliği azalmaya, buna karşılık Maruni Hıristiyanların ekonomik ve siyasi güçleri artmaya başladı. 18. ve 19. yüzyıllarda Dürzilerin geleneksel üstünlüklerinin yavaş yavaş Marunilere geçmesine neden oldu. Bu gelişme Dürzileri iyice yıpratırken 1788 yılında, Lübnan emirliği Marunilere verilmesiyle ülkedeki Hıristiyanları daha güçlü hale getiren bir unsur oldu.

19. yüzyılda bugünkü Lübnan'ın güney kısmı Cebel-i Lübnan özerk mutasarrıflığı olarak doğruda İstanbul'a bağlıydı. Yine Güneydeki Kudüs-ü Şerif ve civarı da merkeze bağlı bir mutasarrıflıktı. Cebel'in ortasındaki Beyrut, güneydeki Hayfa ve Akka, kuzeydeki Lazkiye ve Trablusşam sancaklarıyla birlikte Beyrut vilayetini oluşturuyordu.

Cebel-i Lübnan. Tripoli: Trablusşam. Kırmızı nokta ise Dürzilerin yaşadığı dağlar.



1845 Olayları: Maruni - Dürzi Çatışması

1845 yılında Lübnan'da Fransızların başlattığı Maruni-Dürzi çatışmasıdır. Abdülmecid döneminde başlayan Maruni-Dürzi çatışması yerel kuvvetlerle bastırılmaya çalışılmış; Abdülhamid iktidarında bu uygulama stratejik bölgelerde askeri garnizonlar bulundurmak şeklinde geliştirilmiştir.

Merkezi yönetim 1839'da kabul edilen Tanzimat rejiminin esaslarını Lübnan'da da doğrudan yürürlüğe sokmak istemiştir. Ancak Cebel-i Lübnan'da kabul görmedi. Emir'in Dürzilere ve Ortodokslara sert davranması yeni olaylara neden olunca o da azledildi. Yerine Macar Ömer Paşa getirildi. Maruni-Dürzi çatışması devam ediyordu. Fransa Cebel-i Lübnan'daki olayları gerekçe göstererek olaylara taraf oldu. İngiltere'de Dürzilere el attı. Bunların yanı sıra Rusya'da Ortodoksların hamisi olarak sahneye çıktı. Yaşanan yeni gelişmelerin hemen ardından Dürziler ve Ortodokslarda Marunilerden şikayetçi oldular.

1844 isyanına karışanların affedilmesi, verginin genel bir değer üzerinden alınması ve isyanlarda malları yağma edilenlere tazminat ödenmesi şeklindeydi.

1842-1845 OLAYLARI VE LÜBNAN İDARESINDE YAPILAN DÜZENLEMELER

Lübnan'da Osmanlı hâkimiyeti yeniden tesis edildikten sonra, Dürzî ve Marunî toplumları arasındaki çatımalar iyice su yüzüne çıkmıştır. Çatışmaya, işgal sonrası her iki toplumun Osmanlı idaresinden lehlerine bir takım beklentiler içine girmesi neden olmuştur. Çatışmaların sebebi sadece iki toplum arasındaki bu sürtüme değildir. Ülkelerinin siyasetlerine dönük olarak bölgede faaliyette bulunan İngiliz ve Fransız Konsolosları'nın, yerli halk arasındaki çatımaları fırsat bilerek taraftarları olan grupları desteklemeleri olayların çıkmasında etkili olmuştur. İngiliz ve Fransız temsilcilerinin de gayretleri sonucu ilk çatışma meydana gelmiştir.

Meselenin Girit ihtilaline benzer bir seyir takip etmesinden endişelenen Osmanlı Devleti, yapılan incelemeler sonucu olaylarda dirayetsizliği görülen Lübnan Emiri görevden alınmıştır.

Lübnan'da etkin olan Dürzî ve Marunîlerin, dağlık Lübnan'daki nüfuz mücadelesi, İngiltere ve Fransa'nın körüklemesiyle alevlenmişti. Dürzî-Marunî savaşları sonunda, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle oluşturulan, din ve mezhep esasına dayalı "Çifte Kaymakamlık" ve "Mutasarrıflık" idareleriyle, mezhepler arası mücadele çözüme kavuşmamış aksine daha da artmıştır.

Kaymakamlık Sistemi

Tek merkezlilik yerine çift merkezli yönetim esasına dayanmaktadır. Buna göre; genelde kuzey Lübnan'da yaşayan Hıristiyanlar için Marunî Kaymakamlığı, güneyde yaşayan Dürziler için de Dürzî Kaymakamlığı meydana getirilmiştir. Kaymakamlar Sayda Valisi tarafından yerli halktan seçilecek ve atanacaktır. Böylece tek merkezli Emirlik idaresi yerine iki merkezli bir tür federasyona geçilmiştir.

Kaymakamlık'tan sonra yeni bir düzenlemeye gidilmiştir. Yabancı etkisine son verecek bir yöntem geliştirmeye gidilmiş ve Lübnan idaresini belli esaslara oturtan bir Nizâmnâme hazırlamıştır.

Cebel-i Lübnan'a Mutasarrıflık Düzeni Getirilmesi 
Mutasarrıflık düzeninin ana çizgileri öyle belirlenmiştir:

-Lübnan, Osmanlı Devleti'nin Hıristiyan vatandaşlarından atayacağı bir Mutasarrıf tarafından idare edilecektir.

-Mutasarrıfın görev süresi üç yıl ile sınırlandırılmıştır. Görev süresinin dolmasından üç ay önce Bâb-ı âlî ile Avrupa devletlerinin İstanbul'daki elçileri bir araya gelip, atanacak yeni Mutasarrıfı tespit edeceklerdir.

-Mutasarrıfın görev süresi geçici olup, yürütme kuvvetinin tüm yetki ve görevleri şahsında toplanmıştır. Kamu güvenliği ve düzeni, vergileri toplama, görevlileri atama, merkezi idare meclisini toplayıp ona bakanlık etme Mutasarrıfa aittir. Bu görevlerini yaparken kendisine, toplumların temsilcilerinden oluşan on iki kişilik bir meclis yardımcı olacaktır. İdare Meclîs-i Kebîri adı verilen bu karma mecliste ikişer Marunî, Dürzî, Ortodoks Rum, Katolik Rum, Mütevâli ve Müslüman üye bulunacaktır.

-Hukuk önünde tüm imtiyazlar kaldırılmış ve herkes eşit hale getirilmiştir. Nahiyelerde her cemaat için ayrı bir sulh yargıcı, kazalarda üç ile altı üyeden kurulmuş karma bidayet mahkemeleri, Lübnan merkezinde de on iki üyeli bir karma yüksek yargı kurulu oluşturulması ön görülmüştür.

-Güvenlik ve düzen, yeni oluşturulacak karma bir polis gücü tarafından sağlanacaktır.

Lübnan Nizamnamesi

Mahalli yöneticileri konsolosların etkisinden kurtarmak düşüncesiyle hazırlanan ve yöneticilerin konumunu yeniden düzenleyen Nizamnâme'ye göre; Lübnan'daki Kaymakamlıklar iki kaza olarak düşünülmüştür. Daha önce Sayda Valisine verilen kaymakamları tayin yetkisi, Emirlik sisteminde olduğu gibi yeniden merkeze alınmıştır. Merkezî otoriteyi güçlendirmek maksadıyla Kaymakamlar birer devlet memuru hüviyetine büründürülüp, azalara maaşa bağlanmıştır. Din ve mezhep farkı gözetmeksizin bölge halkının eşit olarak mahalli yönetime katılması için, kaymakamlıklar dahilinde birer Karma Meclis oluşturulmuştur.

Müslüman, Dürzî, Rum Katolik (Melkit), Rum Ortodokslardan ikişer, Mutevâlîlerden de bir temsilcinin bulunacağı bu meclislere, idarî, malî ve adlî ilere bakma görevi verilmiştir. Ayrıca azalardan birisinin Kadı diğerinin Müsteşar olarak görevlendirilmesi ön görülmüştür. Meclis vergi tanzimiyle de görevli kılınmıştır. 1850'de yeniden gözden geçirilen bu düzen, Mutasarrıflık idaresine geçildiği 1861 yılına kadar yürürlükte kalmıştır.

1860 Dürzi-Maruni Çatışması ve Lübnan Olayları

1860 olayları, bir yıl öncesinden balayan küçük çaplı cinayetlerin birikimiyle oluşan bir patlamadır. İlk önce 14 Ağustos 1859'da Beyrut yakınlarındaki Beyt Mer'i köyünde Dürzîlerle Maruniler arasında küçük bir çatışma çıkmış, bunu meçhul cinayetler izlemiştir. Bilhassa karma köylerde meydana gelen bu cinayetler birikim meydana getirmiştir. Yine Cezzin'de çıkan daha büyük bir çatışma Sayda Valisinin gayretleri ve konsolosların girişimiyle büyümeden yatıştırılabilmiştir.

Bu ilk kıvılcımlardan sonra ilk esaslı olay, Marunî din adamlarının tahrikiyle harekete geçen Dürzî köylerine saldırmasıyla yaşanmıştır. Sonra yine 500 kişilik silahlı bir Marunî topluluğunun Kant lyas'a saldırması, Dürzîlerin de daha büyük bir karşı saldırıyla buna cevap vermesi olayları başlatan ilk gelişmeler olmuştur. Çatışmalar esnasında, başta Sayda Valisi olmak üzere Lübnan'ın emniyetinden sorumlu komutanların üzerlerine düşen görevi özveriyle yapmamaları, küçük bir gayretle bastırılabilecek olayların çığ gibi büyümesine neden olmuştur. Dürziler, saldırıya ilk uğrayan taraf olmalarına ramen kısa sürede toparlanarak karşı saldırıya geçmişlerdir. Askerlerden tepki gelmemesi destek eklinde yorumlanmış ve bundan sonra Lübnan genelinde yaşayan tüm Hıristiyanlara karı amansız ve top yekun saldırıya geçilmiştir. Cebel-i Lübnan'da Dürzî saldırılarından Sayda'ya kaçan Bekasin ve Cezzinli Hıristiyan sığınmacıların Dürzilerce katledilmesi kavmî nitelikli Dürzî-Marunî savaşını Hıristiyan-Müslüman çatışmasına dönüştürmüştür. Mesajı Paylaş

dalamper

Avrupa'nın Bölgeye Müdahalesi

Dürzî-Maruni çatışması eskiden beri süre geldiğinden ilk önceleri fazla tepki çekmemiştir. Ancak, Devlet ihmalinden dolayı hadisenin genişleyerek çok can kaybına yol açması öfkeyi artırmıştır. Çatışmalarda mahalli yetkililerin ve askerlerin yeterince çaba sarf etmediği, zaman zaman Dürzîlere destek verdiği eklinde konsoloslardan gelen yazılar, ilk günlerde Dürzîlere olan tepkiyi zamanla Devlete çevirmiştir. İstanbul'daki elçiler konsolos raporlarlarından hareketle, memur ve askerlerin Hıristiyanlar karısında Dürzîleri desteklediğini öne sürerek Devleti sorumlu tutmaya başlamışlardır. Cebel'de başlayıp Şam sınırına dayanan çatışmalar, yakılıp yıkılacak yer kalmayıncaya kadar devam etmiştir. İstanbul'dan gelen talimat üzerine harekete geçen Sayda Valisi Hurşit Paşa, iyice güçten dümelerinden de faydalanarak taraflar arasında barış imzalanmasını sağlayabilmiştir.

1- Hadiselerle ilgili olarak bölgede araştırma yapmak ve 1845'te Lübnan'a getirilen idarî düzende yapılacak değişiklikleri belirlemek üzere, Osmanlı memurlarıyla birlikte bölgeye bir Avrupa Komisyonu gönderilmesi.

2- Bölgenin asayişinin sağlanmasına yardımcı olmak amacıyla bölgeye bir Avrupa Kuvveti gönderilmesi.

3- Avrupa Komisyonu ve Avrupa Askeri'nin bölgeye gönderilmesiyle ilgili Paris'te be ülkenin elçilerinin imzalayacağı bir Mukavelename hazırlanması.

4- Bu amaçla Paris elçilerine telgrafla ruhsat verilmesi

Avrupa'nın Müdahalesine Karşı Osmanlı'nın İzlediği Politika

Teklif karısında izlenecek politikayı tespit için Meclis-i Vukelâ 20 Temmuz 1860'da toplanarak, önerilen her maddeyi ayrı ayrı ele almıştır. Görüşülen ilk madde Avrupa Komisyonu olmuştur. 1845 hadiselerinden sonra Lübnan'a getirilen ve halen geçerli olan Lübnan düzeninin Avrupalılarla ortaklaşa kararlaştırıldığı göz önüne alınarak, bu kez yapılacak yeni düzenlemede de aynı yola başvurulmasında bir sakınca görülmemiştir. Bölgeye gönderilecek Avrupa Askeri konusunda ise Avrupa Askeri gönderilmesinin acele verilmiş bir karar olacağına hükmedilmiştir. Mutaassıp Arabistan halkının Hıristiyan askerlere karşı duyacağı güçlü tepkinin sonu nereye varacağı belli olmayan gelimelere yol açabileceği de hesaplanarak, Avrupa Kuvveti'ne karşı çıkılmasının gereği üzerinde durulmuştur. Ancak Fuat Paşa'nın başarısız olması halinde hem iş işten geçmiş olacağı hem de Avrupa karşısında şimdikinden çok daha güç bir duruma düşüleceği göz önüne alınarak, kesin bir ret cevabı vermekten kaçınılmıştır. Bölgedeki Osmanlı memurunun talebine binaen gönderilmek üzere Avrupa'da hazır bir kuvvet bulundurulması ve bu konuda ihtiyaten bir mukavelename imzalanması. Buna göre Avrupa'da hazır bekleyecek. Kuvvet bu iki halin gerçeklemesi durumunda bölgeye gidecektir:

I- Fuat Paşa Lübnan'da kontrolü sağlayamaz ve dış yardım isterse.

II- Bölgeye vardığında da Osmanlı kuvvetlerine yardımcı olmak göreviyle.

Fransa'nın bu teklifi reddeceği ve Avrupa Kuvveti'nin gönderilmesinde ısrar edeceğine kesin gözle bakıldığından, ikinci olarak sunulmak üzere bu teklif hazırlanmıştır:

- Bölgede yapılacak harekâtı izlemek ve yürütülen çalışmaları görmek üzere Hâriciye Nâzırı'nın yanına Avrupalılar tarafından bir Askerî Komiser verilmesi

Osmanlı Devleti'nin cevabı önce İngiliz ve Fransız elçilerine iletilmiştir. Onlardan gelen itirazlar sonucu bu kararlar yeniden gözden geçirilmiş, şartların tümü kabul edilmiş ve Paris yapılacak olan konferansa gidilmiştir.

Paris Mukavelesi (5 Eylül 1860)

Beş ülkenin Paris elçilerinden oluşan müzâkere heyeti, Suriye'ye gönderilecek kuvvetin nitelik ve şartlarını belirlemek üzere 26 Temmuz'da Fransa Dışişleri Bakanlığı'nda toplanmıştır.

Bölgeye on iki bin kişilik kara kuvveti gönderilmesi ve gönderilecek Kuvvetin Fransız askerlerinden oluşacağı kararlaştırıldı. Bölgede asayişin altı ayda salanabileceği düşünülerek Fransız kuvvetlerinin Lübnan ikameti bu süre ile sınırlandırılmıştır.

Fransız Askerinin Bölgeye Gelişi

İlk Fransız bölüğü Beyrut'a ulaşarak Fransız okuluna yerleşmiştir. Askeri müdahale gündeme geldiği andan itibaren Osmanlı Devletini en fazla endişelendiren husus, Hıristiyan askerlerin oluşturduğu bir dış gücün bölgeye gelmesinin mutaassıp halk üzerinde yaratacağı tepki ve bunun yol açacağı sonuçlar olmuştur. Tedbirler sayesinde umulanın aksine herhangi bir halk tepkisi vuku bulmadan Fransız Kuvveti bölgeye çıkmıştır. Tüm bu olanlar Osmanlı askerlerinin beceriksizliğinden kaynaklandığından, halkta Osmanlı askerine karı tepki oluşmuştur. Fransız Kuvveti'nden en fazla etkilenenler, bu kuvvetin kendilerini cezalandırmak üzere bölgeye geldiğine inanan Dürziler olmuştur. Suçlu Dürzîlerin yakalanması için Lübnan'da gerçekleştirilecek harekâtın hazırlıklarına başlanmıştır. Lübnan'da icra edilecek harekât için üç hedef tespit edilmiştir:

1. Suçlu Dürzî liderlerinin emlaklarini ele geçirmek.


2. Hıristiyan mültecileri güven içinde köylerine döndürmek.

3. Teslim olmayan Dürzî reisleri ile cinayet suçlularını yakalamak.

Harekâtı Fransız askerlerini karıştırmadan gerçekleştirmek en büyük gaye ise de kısa süre içinde Fransızları harekâttan uzak tutmanın mümkün olamayacağı anlaşılmıştır. Fransızlara ikinci derecede ve sembolik bir görev verilerek sakıncalı durumdan en az zararla kurtulmaya çalışılmıştır. Fransızları iç kesimlerdeki Dürzî bölgelerinden uzak tutmayı salayacak olan bu plana göre; Fransızlar Beyrut'tan Dayrulkamer'e giden yol üzerinde uygun bir yerde mevzilenecekler ve buradan Osmanlı kuvvetlerinin önünden kaçacak Dürzîleri ele geçireceklerdir. Askeri hazırlıklardan huzursuz olan Dürzî halk, top yekûn cezalandırılacaklarını sanarak göçe yönelmiştir. Dürzîlerin yurtlarını terketmesi Fransızların gizli planına hizmet edeceğinden bunu durdurmak için suçsuz Dürzîlerin can ve mal güvenliklerinin Devlet teminatında olduğu, hiç kimsenin endişeye kapılmaması ilannâmelerle halka duyurulmuştur. Harekâta bir kaç gün kala, on dört Dürzî Emir ve Şeyhi Beyrut'a gelerek hükümete teslim olmuştur.
Mesajı Paylaş

dalamper

Osmanlı Dönemi Ticaret/Eğitim/Kültür

Cebel-i Lübnan'ın özerkliğine rağmen, Beyrut ayrı olarak düzenlenmiş, Trablusşam sancağı önemli bir idari birim haline gelmişti. Klasik dönemde Şam bütün Suriye'nin en önemli idari, iktisadi, ticari merkeziyken bu rolünü günden güne Beyrut lehine yitirmekteydi.

1789'da Suriye'de 20 civarında Fransız acentası vardı. 1830'lardan sonra Avrupa'nın endüstri lideri Britanya üstünlüğü ele geçirdi. Gerçi Britanya'nın ticari üstünlüğü Suriye-Lübnan'da kültürel üstünlüğü de sağlaması için yeterli olmamış ve Fransa'nın dini-kültürel etkinliği güçlü bir biçimde sürmüştür.

Beyrut doğru­dan Fransız ve İngiliz ticareti ile gelişmişti. 1825'lerde bu bölgeye yapılan ithalat hacmi 4,6 milyon frank, bölgenin ihracatı 3,2 milyon frank civarındayken, 1836-38 yıllarında ithalat hacmi 14,5 ve ihracat 8,5 milyon frank düzeyine ulaştı. Özellikle İngiliz ticareti buharlı gemiler sayesinde hızla gelişti. Daha 1845'de Beyrut'da 365 civarında İngiliz ticaret evi olmuştu.
Avusturya, Fransız, Mısır ve Rus ticaret filoları hükümetleri tarafından desteklenir ve İskenderiye, İstanbul gibi limanlar arasında düzenli seferler yaparken, Britanya gemileri için bu durum söz konusu değildi. Anlaşılan İngiliz gemiciliği yönünden Selanik, İzmir gibi ticaret limanlarında gözlenen durum Beyrut limanı için de söz konusuydu. Aşağıdaki tablo bu yıllardaki ayrıntılı Britanya konsolosluk istatistiklerinden çıkarılmıştır:



1912 yılında ABD'nin Beyrut başkonsolosu o yıl ki bütün kıtlık ve sıkıntıya rağmen İngiltere'den yapılan ithalatın ilk sıradaki yerini koruduğunu bildiriyordu. Bununla beraber İngiliz ticaret kapasitesinin diğer devletlerin tersine temelde azaldığı ve istikrarsız bir gelişine izlediği açıktır. 1871'de Britanya'nın Beyrut konsolosu Jago, Suriye'den yapılan ithalatı diğer devletlerinkiyle şöyle karşılaştırıyordu:



Bir Fransız iş adamı 1840'da Cebel-i Lübnan'da ilk dokuma atölyesini kurdu. İşçilerin çoğu genç kızlar ve kadınlardı. Jago'nun raporuna göre ipekçilikte kullanılan işçilerin yarıdan çoğu Maruni Katolik, %15 kadarı Rum-Ortodoks-Arap, diğerleri de Melkit (Grek-Katolik) ve Dürzi idi. Bölgenin iç kısımlarındaki halk ve özellikle müslüman nüfusun ücretli işçi olmadığı görülüyor.

Bölge de Sünni-Şii ayırımı vardı, fakat Şiiler bir mezheb veya millet statüsünde değildi. Dürziler, Nusayriler gibi gruplar da fiilen var olan cemaatlerdi. Fakat aynı muamele uygulanıyordu. Maruni ve Melkit Hırıstiyan cemaatlerin dışında Ermeniler, Latin cemaati ve Museviler bulunuyordu. Kuşkusuz bu tabloya Tatar ve Çerkes muhacir gruplarını da eklemek gerekir. Buna rağmen Babil kulesi kalabalığının tam olarak tasvir edildiğini söylemek güçtür. Sadece Beyrut-Suriye bölgesinin 1.200.000 nüfusu bulunduğu (1880 yılı) bunun 300.000 kadarının gayrimüslim olduğu anlaşılıyor.

Trablusşam ve Lazkiye'de çoğunlukta olmak üzere Nusayriler 24.000, Dürziler 8.000, Mutevelliler 4.500 kadar nüfusla önemli Müslüman azınlık gruplarıydı.

1824'de Amerikan misyonerleri Beyrut'da ilk özel okulu açtılar. Kısa zamanda ruhsatsız olarak açı­lan okul ve yetimhaneler ile Amerikalılar Suriye-Filistin, Mezopotamya ve Doğu Anadolu'da en etkin misyoner grubu oluşturdular. Açtıkları kurum sayısı 400'ü geçti. Bu hiçbir Avrupalı misyonun ve yerli Hırıstiyan cemaatin eğitim etkinliğiyle karşılaştırılamayacak bir başarıydı. Amerikalı protestan misyonerlerin etkinliği imparatorluğun her yerinde diğer Hırıstiyan cemaatlerin tepkisine neden oldu. Suriye-Lübnan'da da Maruni, Latin, Ermeni-Katolik, Rum-Ortodoks ve Rum-Katoliklerin tepki ve şikayeti başladı. Osmanlı yöneticileri bu huzursuzluğu ve protestoyu dindirmek için teşebbüse geçtiğinde, Amerikalı misyonerleri, Britanya konsolosluğu himaye etmeye başladı.

1831 yılından itibaren Cizvit Okulları açılmış, Amerikan Protestan Kilisesi çeşitli şehirlerde kolejler açarak faaliyete geçmişti.Misyonerler tarafından açılan bu okullarda Arapça yerine Fransızca ve İngilizce eğitim verilmeye başlanmış, bir çok Müslüman ve Dürzî'nin Hıristiyan olması sağlanmıştır. Şimdiki Amerikan Üniversitesi'nin temelini teşkil eden Protestan Kolejinin öğrencileri 1875 yılında kurdukları Beyrut Gizli Cemiyeti'nde Osmanlı aleyhtarı yoğun faaliyetlerde bulunmuşlar bağımsız ve laik bir Arap Devleti fikrini işlemişlerdir.

Modern Arap Ulusçuları, 1879-80'de Beyrut sokaklarında mitingler yapıyor; Suriye-Lübnan'ın birleşmesini ve özerkliğini istiyorlardı. II. Abdülhamid, Halep'in ünlü Rufai şeyhi Ebu'l-Huda'yı resmi İslamcılığın sözcüsü ve propagandacısı olarak kullandı. Bu gibi kendine bağlı çevrelerle yekpare ve autokrat bir İslamcılığın tutunmasını sağlayacak ve ademi merkeziyetçi gelişmeleri önlemeye çalıştı.

Hamidiye döneminin Suriye-Lübnan'ın bütünlüğünü sağlamak için en önemli girişimi eğitim alanında yapmış denebilir. Mevcut sıbyan mekteplerinin ıslahı, kız ve erkek rüştiyeleri, açmak, idadiyye ve sultaniyyeler kurmak bu politikanın sonucudur. Bunların yanıbaşında sanayi mektepleri de açılmıştır. Gayrimüslim cemaatlerin kurmuş olduğu eski geleneksel okullar üzerinde de resmi kontrol kurulmuştu. Ama böyle bir kontrol, kapitülasyonlardan yararlanan yabancı misyon okulları için söz konusu değildi.

1882'de Beyrut'da bir kaç askeri ve mülki rüştiyeye karşılık aralarında yüksek düzeyde eğitim de veren 38 yabancı okul vardı. Bununla beraber Osmanlı eğitim kurumlarının yayılması zamanla Osmanlı (daha doğrusu Türk) kültürünü tanıyan ve Osmanlılığa sempati duyan bir neslin yetişmesine yardım­cı oldu. Arap dünyasında resmi Osmanlılığın aleyhtarı düşünce ve duygularını en çok yaşadığı bu bölgede, Türk dilini bilen ve Osmanlılara sempati duyanlar arttı, bir Osmanlı aydın zümresi yaratıldı. Zaten modern eğitim kurumları yayıldıkça, Müslüman çocuklarının yabancı misyon okullarına devamını yasaklayan emirler de çıkıyor­du. Yüzyılın başında Suriye-Lübnan'ın belli başlı yerleşme merkezlerinde rüştiye ve idadiler ve Araplara orduya girme fırsatı veren askeri rüştiyeler hatırı sayılar bir sayıya ulaşmıştı.

Türkçe'ye yerli dilde gazete çıkarmak ve kitap bastırma Suriye-Lübnan'da uygulandı. Ancak Beyrut ve Suriye gibi iki dilde çıkan vilayet gazeteleri arzu edilen sonucu sağla­maya yetmeyecekti. Dönem içinde Beyrut'da 17 gazete Arapça, 3 gazete Fransızca çıkıyordu. Yine aynı dönemde Beyrut'da basım ve yayınevlerinin çoğu Arap (12 adet) ve Fransız (12 adet)'dı Ve daha yüksek tirajla çalışıyorlardı. Türkçe matbaa 6 taneydi.

19. yüzyılda Fransa, İngiltere, Avusturya ve Rusya kendi kiliselerine mensup misyonerler vasıtasıyla din faktörünü kullanarak Lübnan'daki Hıristiyanları kendi çizgilerine çekme gayreti içerisine girmişlerdir. Fransa Marunîlerle çok sıcak diyaloglar kurarken, aynı zamanda Dürzî-Marunî çekişmelerinde arabuluculuk yaparak, her iki tarafın da desteğini elde etmeye özen göstermiştir. Lübnan iç yapısındaki hassas dengeler, dış baskılarla bozulunca 19. yüzyılda Marunîler ve Dürzîler arasında çatışmalar baş göstermişti. Marunîler Avrupa devletleriyle geliştirdikleri ticarî, dinî ve kültürel ilişkiler neticesinde, Lübnan içerisindeki gücünü hissedilir şekilde arttırmaya başlamış, böylece 18 ve 19. yüzyıllarda Dürzî hâkimiyeti yavaş yavaş Marunîlere geçmiştir. 20. yüzyılla birlikte, Marunîler ekonomik ve siyasal bakımdan güçlenerek, bölgenin en etkili mezhebi konumuna gelmiştir. Dürzîlerin etkinliği azalarak, Müslüman kesimde Sünniler güçlü duruma gelmişlerdir. Mesajı Paylaş

dalamper

1 Kasım Türkiye seçim sonuçlarının Lübnan verileri. Son grafik ise 7 Haziran'daki seçim ile karşılaştırılma yapılan hali.




Mesajı Paylaş

dalamper

I. Dünya Savaşı Döneminde Lübnan

Harbin balarında ise Lübnan bağımsız bir mutasarrıflık gibi duruyordu. Lübnan halkı Osmanlı yönetimine bağlı olup, toplu bir isyan hareketinde hiçbir zaman bulunmamıştır. Ancak, zamanla Lübnan ve Osmanlı otoritesi arasındaki ilişkilerin bozulmasında vali tarafından ilave vergiler alınması halkın Osmanlı'ya bakışını değiştirmeye başlamıştır. Bilhassa kimlik kartlarının ortaya çıkması bir başka şikayet konusu oldu, bir çok Lübnanlı Osmanlı vatandaşı olduklarını inkar etti. Diğerleri kimlik kartlarının askere alma, vergi alma için kullanılacağından korktu. Fransa ve diğer yetkili güçlerin baskısı altında Osmanlı hükümeti, yeni bir valinin atamasını ve reformlar için bir programı içeren yeni bir protokolü 22 Aralık 1912'de onayladı. Bu protokol şunları sağladı:

1. İdari konseyin gücü artırıldı.
2. Seçim sistemi değiştirildi.
3. İlave Manini temsilcileri katıldı.
4. Bir ticari mahkeme Cebel-i Lübnan'da kuruldu.
5. İki Lübnan limanının açılması onaylandı. Bunu bir tanesi Junieh'te Maruniler için diğeri de Nabi-Yunis'te Dürziler için.
6. Sınırların genişletilmesi isteği kabul edilmedi.

Cunye/Junieh:



Nabi Yunus:



Balkan Savaşları'nda Osmanlı'nın yenilgi almasından sonra Lübnanlı Hıristiyanların politik hırslarının artması, Osmanlı'nın zayıflamasından kaynaklandı ve Osmanlı'nın oradaki varlığını tehlikeye düşürdü. Lübnanlılar artık amaçlarını gerçekleştirmek için zamanın geldiğini düşünüyorlardı. Fransa sava gemileri Lübnan limanlarını daha sık ziyaret etti. Komutanları Maruni patriğini sık sık ziyaret etti. Maruniler bağımsızlığı uzak bir hedef değil de acil politik bir cümle olarak gördüler. Fransa korunması altında bir bağımsız Hıristiyan devleti kurmak ve Lübnan'ı işgal etmek için gizli ve açık olarak Fransa'ya başvurdular. Kıyı alanlardaki Müslümanlar arasında milliyetçi akım artmasıyla, Hıristiyan Lübnanlılar da kendi devletlerini kurma istekleri milliyetçi bir karakter kazandı.

İttihat ve Terakki Yönetimi ve yeni vali baskı ve rüşvetlerle ayrılıkçı bu akımı zayıflatmaya baladı. Hükümet, Maruniler'in bazı isteklerini kabul etmeyi teklif etti. Özelliklerde Sünnilerden ayrı bir toplum olmayı kabul etti. İttihat ve Terakki tarafından yapılan reformları ve Müslüman isteklerinin çoğunu Beyrut Valisi kabul etti. Bu çabalar sonuç getirdi. 1912'nin sonundan beri gelişmeye başlayan Müslüman Hıristiyan işbirliği zayıflamaya baladı. I.Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla olası Fransız işgalinden korkan bir çok Müslüman Beyrut, Şam'ın kıyıları ve iç bölgelerine kaçtılar. Hıristiyanlar ise kendini kurtaracaklarını ümitli bir şekilde beklemeye devam ettiler. 4 yıllık süren savaş Lübnan'a büyük acılar çektirdi.

Sykes-Picot Antlaşması

Müttefikler gizli Sykes-Picot Antlaşması yapmışlardı. İngiltere ve Fransa'nın hâkimiyet ve nüfuz alanları dışında kalan alanlarda bir "Arap Devleti"nin kurulması kararı alınmıştı. Akka limanından itibaren Lübnan ve Suriye Fransa'ya veriliyordu. Sykes-Picot antlaması Suriye'nin geri kalan kısmından Lübnan'ı ayırmak için gelecek Lübnan'ın devleti için potansiyel temel tekil etti. Savaştan hemen sonra Lübnan ve kıyı alanı direkt Fransız kontrolü altına girdi.

Fransa'nın Lübnan İşgali

I.Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla olası Fransız işgalinden korkan bir çok Müslüman Beyrut, Şam'ın kıyıları ve iç bölgelerine kaçtılar. Fransa'nın Lübnan'a Marunileri korumak için geldiğini halka ilan etti. 1919'da, Amerika ve İngiltere temsilcileri Arap KrallıĞı isteğini desteklerken Maruni delegeleri ise Fransız korumasında, ayrı bir Lübnan fikrini desteklemek amacıyla hareket etti. 1920 yazında ise General Henri Gouraud Suriye'de mandayı etkili kılmak için bir takım önlemler aldı.31 Ağustos 1920'da ise Yüksek Komiser "Büyük Lübnan"ı kurma adına bir genelge ilan etti. Bu genelge daha önceki Lübnan'ın topraklarıyla Biga, Trablusşam, Sidon ve Tire bölgelerini kapsamaktaydı. Diğer gün ise "Büyük Lübnan Devleti" resmen ilan edilerek hükümet kurma çalımaları başladı.


Mesajı Paylaş

dalamper

Büyük Lübnan Devleti'nin Kuruluşu

1919'un ilk yıllarında Beyrut'taki Fransa temsilcileri Lübnanlı Hıristiyanlara karşı olan politikalarını gözden geçirmenin gerekli olduğunu gördüler. Faysal'ın Lübnan'ı Suriye'ye katabileceğini ve Fransa'nın kıyıdaki menfaatlerine zarar verebileceği fikri üzerine Picot uygulanabilecek üç art ileri sürdü. Bunlar:

1.Lübnan'ı Suriye'ye katmak,
2.Tüm bölgede Fransa mandasını sağlamak,
3.Büyük Lübnan'da Faysalın Fransa mandasını tanımasını sağlamak veya Suriye'de onun krallığını Fransa'nın tanıması, Faysalın otoritesini zayıflatmak için Suriye'de Faysal'a karşı olanları kışkırtmak.

Picot'un ilk amacı, hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar arasında Suriye ve Lübnan'da Fransa'nın pozisyon ve prestijini güçlendirmekti. Fransa temsilcileri yerel halkın desteğini sağlamak ve Faysal için yoğun kampanyalar başlattı. Müslüman güvenini kazanma gereği politikası Müslümanlar tarafından olumlu karşılanırken Lübnanlı Hıristiyanlar tarafından protestolara neden oldu. Ayrıca Fransa, Anti Fransız faktörlere karı sert tedbirler aldı. Beyrut'un hemen işgalinden sonra Fransa'ya karşı yoğun kampanyalar başlamıştı. Sünni Lübnanlılar hala tedirginlik içindeydi. Sünni ve Heterodoks Müslümanların çoğu yıllarca dinsel, kültürel ve dilini Fransa'nın tehdit edeceği propagandalarına maruz kalmıştı. Liderleri ve ileri gelenleri Türkler altında sahip oldukları etkili pozisyonlarını kaybetmekten korkuyorlardı. Bunların çoğu sonradan kovuldu veya yeni idare tarafından otoriteleri kıskanıldı. Savaş sırasında Mısır'da olan Lübnanlı Hıristiyanlar Lübnan'a geri döndüler ve yeni idarede önemli pozisyonlar aldılar.

Savaştan sonra ortaya çıkan Faysal ve Arap milliyetçilik akımı Suriye ve Lübnanlı Müslümanlar arasında güçlü bir kuvvete sahipti. Ayrıca Büyük Lübnan'ın oluşumunda önemli bir faktördü. Fransız memurlar, Fransa'nın Müslümanların desteğini kazanmak için Lübnan'da Hıristiyanları kurban etmeye hazır olduğunu söylediler. Maruniler yeni Fransa politikasına büyük tepki gösterdi. Mayıs ve Haziranda Cebeli Lübnan, karşıt gösterilerin ve protestoların bir merkezi oldu. Yeni Fransa pozisyonundan memnun olan Beyrut'taki Sünni ileri gelenleri Faysal'a bağlılıklarını sağlamak için diğer toplulukları ikna etmeye çalıştı. Hıristiyan desteğini sağlamak için onlar genişletilmiş sınırlar içinde bir özerk Lübnan'ı teklif ettiler. Fransa'nın yeni politikası herhangi yararlı bir sonuç üretmediği gibi sadık destekçileri Marunileri de karşılarına almalarına neden olmuştu.

Lübnanlı ileri gelenler, doğal ve tarihsel sınırları içinde bir Lübnan devleti için bir gizli program hazırladılar. Bu devlet, geniş politik idari, kanunsal ve yargı haklarına sahip olacaktı. Ancak Lübnanlı Hıristiyanlar arasında valisini atayacak güce sahip olacak, Fransa'yla yakın işbirliği yapmak zorunda olacaktı. Fransızlar Batı bölgesinde Faysal'ın destekçilerinin faaliyetlerini zayıflattı. Aynı zamanda Fransa mandası altında bağımsız Büyük Lübnan için destek sağlamak için çeşitli toplulukları ikna etmek için yoğun çalışmalar başlattı. Fransa artık Marunilerle birlikte anılmak istemiyordu. Müslümanlara ve Hıristiyanlara eşit mesafede olmayı tercih ediyordu. Maruniler ve Yunan Katoliklerin Suriye'den ayrı ve Fransa mandası altında bağımsız Büyük Lübnan'ı istiyorlardı. Sünnilerin ezici çoğunluğu da Şam programıyla birlikte Amerikan ve İngiltere mandası altında Faysal Krallığı altında birleşik bir Suriye'yi istiyorlardı. Lübnan'daki Maruni Katoliklerin Fransa'ya olan bağlılıkları ve Fransa'nın da kendi taraftar gruplarını destekleyerek bölgede bir üs edinme amacı Büyük Lübnan Devleti'nin kurulmasını sağlamıştır.

Fransız Yüksek Komiseri General Gouraud, 1 Eylül 1924'te Büyük Lübnan Devleti'nin kurulduğunu ilan etti. Bu kararla Marunilerin istekleri yerine getirilmiş olunuyordu. Suriye'den dört bölgenin Lübnan'a ilhakı ile Lübnan'ın zirai zenginliği arttırılmış oluyordu.

Büyük Lübnan Devleti; Cebel-i Lübnan'ı, üç kazasıyla Beyrut şehri (Sur, Sayda, Merciuyun) ve Trablusam'ın Alevi halkın çoğunlukta olduğu kuzey kısmı hariç diğer kesimlerini kapsamaktaydı.



Büyük Lübnan'ın kurulması Dürzilerin de tepkilerine neden oldu. Çünkü Büyük Lübnan'a katılan kesimde Dürziler Lübnan'da politik statülerinde azınlık durumuna düştüler. Manda döneminde Büyük Lübnan'daki problemler daha çok sınırların genişletilmesinden dolayı çıkmaklaydı. Nüfus açısından Hıristiyanlar halkın % 50'sini oluştururken, Maruniler nüfusun % 30'unu oluşturuyorlardı. Bölgenin kuzeyinde Maruniler, güneyinde Dürziler, Tripoli ve Sayda gibi kasabalarda Sünniler, Bekaa'da da Şiiler bulunuyordu.
Lübnan'ın bu farklı dini durumu Fransızlarca tanındı ve tüm halka eşit davranılması kabul edildi. 1926 Anayasası'nda da din ve vicdan özgürlüğü ile eşitlik garanti edildi.

Fransızların ve Hristiyanların amaçları Lübnan'da bir Lübnanlılık şuuru vermekti. Sünni Müslümanlar ise Lübnan'ı bir Arap eyaleti olarak değerlendirip, halk arasında Arap milliyetçi duygularını canlandırıp, bir Suriye veya Arap devletinde tam birleşmeyi savunmaktaydılar. Bunların görüşü Lübnan'ın Suriye ile birleştirilmesi veya sınırlarının 1914 öncesi olduğu gibi daraltılması idi. Suriye'de Araplar ve onlara katılan Dürzîler 1925 yılında Fransız manda rejimine karşı bir isyan başlattılar. Bunun da etkisiyle bağımsız Lübnan Cumhuriyeti fikri hızla gelişti. Marunîlerin bir kısmı Fransa mandasından kurtulmaktan yana tavır takındı. Manda rejimi altındaki Başbakan'ın gayretleri ile Suriye paralelinde bir Arap Milliyetçiliği yerine, Lübnan Hıristiyanları ile işbirliği içinde bağımsız bir Lübnan fikri ağır basmaya başlamıştı. Bu akıma, etkin Sünni ailelerden Kerâmi ve Selam'lar öncülük etmiştir. 19. yüzyıldaki konumlarını yitiren Dürzîler ise Arap Milliyetçiliği'ne sempati duymaya başlamışlardı.

1936'da Fransa, Suriye ve Lübnan'ın bağımsız ve egemen iki devlet olacağını ve üç yıl içinde bağımsızlıklarına ulaşacaklarını bildirdi. Fransa ve Suriye arasındaki anlaşma, Lübnan meclisinde oybirliği ile kabul edildi. Fransa ile yapılan bu anlaşmaya göre 1939 bitmeden tam bağımsızlık elde edilecek ve Lübnan, Birleşmiş Milletler Cemiyeti'ne üye olacak, Fransa ile savaşta ve barışta müttefik kalınacak, toprakları Fransa tarafından askerî amaçlı kullanabilecek, Lübnan ordusu Fransa tarafından eğitilecek gibi maddeler vardı. Lübnanlı Müslümanlar anlaşmaya sert tepki gösterdi. Müslümanların yoğun olduğu bölgelerde protesto gösterileri yapıldı ve ufak çaplı çatışmalar çıktı. Fransa Parlamentosu bu anlaşmayı onaylamadı. Bu arada II. Dünya Savaşı sebebiyle meclis feshedilerek, anayasa askıya alındı. Haziran 1941'de İngiltere ve Fransa, Lübnan'ı işgal etti. Fransa içten ve dıştan gelen baskılara boyun eğerek Mart 1943'de Lübnan anayasasını tekrar yürürlüğe koydu. Yapılan müzakereler neticesinde yazılı olmayan "1943 Ulusal Paktı" üzerinde anlaşıldı.

Buna göre siyasî iktidar, din faktörüne göre paylaşılmış ve meclis 6 Hıristiyan, 5 Müslüman oranına göre düzenlenmişti. Cumhurbaşkanın Marunî, Başbakanın Sünni, Meclis Başkanının ise Şii olması hükme bağlanmıştı. Ancak üst düzeydeki görevlerin hemen hepsi Marunîlerin elindeydi. 1943'de manda rejimine atıfta bulunan tüm maddeler kaldırılarak bağımsızlık için büyük adım atıldı. Ancak Fransa, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı tutuklayarak bu gelişmeyi engellemek istedi. İçten ve dıştan gelen baskılar neticesinde 22 Kasım 1943'te Cumhurbaşkanı ve Başbakan serbest bırakıldı ve Lübnan bağımsız bir Cumhuriyet haline geldi.

Soldan sağa: General Georges Catroux, Lübnan'ın ilk Cumhurbaşkanı Bişara Huri, ilk Başbakan Riyad El-Sulh



Mesajı Paylaş

dalamper

Trablus'da bulunan Lübnan-Türkiye İlişkileri Geliştirme Derneği, bugün Beyrut'ta bulunan elçiliğimizi ziyaret etti.

Mesajı Paylaş

dalamper

Beyrut'ta Burç El-Barajne'de 2 canlı bomba saldırısı oldu. Saldırıda 12 kişi hayatını kaybetti ve onlarca yaralı var. Sayıların artmasj bekleniyor.

Burç El-Barajne ise Hizbullah'ın mahallelerinden. Mesajı Paylaş

dalamper

Aslında 4 bombacı olduğu 1'inin kendini patlatmasından önce öldürüldüğü diğerinin kaçtığı söyleniyor.

Hayatını kaybedenlerin sayısı 23'e, yaralananların sayısı ise 100'e çıktı.

Mesajı Paylaş

dalamper

Saldırıyı IŞİD üstlendi. Hayatını kaybedenlerin sayısı 41 oldu. Hizbullah ise bölgede yüksek seviye alarmda. Mesajı Paylaş

dalamper

#10
Kas 16, 2015, 08:01 ÖS Last Edit: Kas 21, 2015, 10:14 ÖÖ by dalamper
Lübnan büyükelçimiz Çağatay Erciyes, Beyrut'ta bulunan TCG Bozcaada'yı ziyaret etti.


Mesajı Paylaş

dalamper

#11
Kas 21, 2015, 10:18 ÖÖ Last Edit: Kas 21, 2015, 10:21 ÖÖ by dalamper
Lübnan Üniversitesi'nden bir heyet, İstanbul Üniversitesi'ni ziyaret etti.



Kaslik Üniversitesi'nin düzenlediği 'Uluslarası Eğitim Fuarı'na, Beyrut'ta bulunan Yunus Emre Enstitüsü de katıldı. 

Mesajı Paylaş

dalamper

Rusya, dün Lübnan'dan deniz tatbikatı için Beyrut hava sahasını 3 boyunca kapatmasını talep etmişti. Lübnan ise bu talebi kabul edip, 20 Kasım'ı 21 Kasım'a bağlayan geceden itibaren Beyrut'a uçuşları Sidon (Seyda)'a aktardı. Ancak buradaki asıl konu ise yarın Lübnan'ın bağımsızlık günü olması.

Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Hollande, Başbakan Tammam Salam'ı arayarak, 'Lübnan Bağımsızlık Günü'nü kutlamış.

  Mesajı Paylaş

dalamper

Bugün Lübnan'ın bağımsızlık günü. Ve ayrıca bugün Rus isteği üzerine kapatılan hava sahası öğlen saatlerinde tekrar açıldı.




Mesajı Paylaş

dalamper

Hizbullah & Rejim birlikleri, Beyrut saldırılarıyla bağlantılı kişiyi Suriye'de öldürmüşler. Mesajı Paylaş


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter