Avrupa'nın Değerler Algısı ve Medeniyetler Çatışması

Başlatan Alkyone, Mar 14, 2018, 08:12 ÖS

« önceki - sonraki »

Alkyone





19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyılın ilk yarısı boyunca yoğun biçimde tercüme edilen eserler Avrupa ile ilgili algılarımızı şekillendirmesi bakımından hala son derece müessir. Avrupa hakkındaki kanaatlerimizi bu eserler ve bu eserlerin tesirinde kalmış nesillerin söylemleri oluşturuyor.

2. Dünya Savaşı sonrası bu alakanın giderek Amerika'ya kayması, sonraki dönemde Avrupa'yı yakından ve aktüel bir biçimde takip etmemizi bir lüks haline getirdi. Oysa Avrupa sürekli dönüşüyor ve her kuşakta birbirinden farklı refleksler ortaya koyuyor. Şu halde Avrupa'yı bizden öncekilerden devralınan malumatlarla tanımamız internet çağına yakışmayan anakronik bir algıyı neticelendiriyor. Batılı değerler olarak terviç edileduran ve Avrupa'nın bir parçası olarak algıladığımız demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, azınlık hakları gibi kavramlar bir zamanların hikayelerine dönüşürken, Türk kamuoyunun bir kısmı Avrupa'yı halen bu özellikleri ile tanımayı ve tanıtmayı tercih ediyor.

Buna mukabil, Avrupa her daim aynı karakteri ortaya koyan ve durmadan akan bir nehir değil; aksine girdiği her evrede birbirinden farklı, hatta kimi zaman yüz seksen derecelik dönüşler ile farklı refleksler ortaya koyan bir tiyatro sahnesini andırıyor. Bizlere tanıtılan ve kendisini halen o şekilde tanıdığımız Avrupa, esasen tarihin bir kısmına ait bir dönemden başka bir şeye tekabül etmiyor. Şu halde bu sahneleri sırasıyla tanımaya gayret etmemiz bizleri Avrupa'yı değişmez sabite sahibi bir yapı olarak tanıma hatasından kurtaracaktır. Avrupa tarihinin köşe taşlarını hatırlamalıyız.

Avrupa Milletlerinin oluşumu: 1848

Napoleon'un büyük Avrupa ideali 1815'teki Viyana Kongresi'ni neticelendirmişti. Gelgelelim Viyana Konferansı ilgisini Avrupa milletlerinin istiklalinden ziyade monarşilerin selametine yöneltmiş, dolayısıyla Avrupa'da yükselen asıl dalgayı es geçmiştir. 1817 yılında Wartburg kalesinde düzenlenen festival Alman halkı için bir millet olma idealini ortaya koyan büyük bir hadisedir ve Avrupa açısından da bir dönüm noktasıdır. İktisadi buhran sebebiyle kıtadan Amerika'ya dalgalar halinde yaşanan göçler ve millet idealinin önündeki engeller Mart 1848 devrimlerini neticelendirmiş, Orta Avrupa halkları millet olmak yolunda bir şuur ortaya koymuştur. Napoleon'un büyük Avrupa ideali, bu hadiseden sonra yerini Avrupa'nın büyük milletleri idealine terketti. Millet, Avrupa toplumları için aynı zamanda dışlayıcı bir kavram olarak bir zihni duruşun ifadesidir. Wartburg festivalinde "Alman olmayan" kitapların yakılması hadisesi bunun güzel bir misalidir.

Millet kavramı diğer milletler ile arasına sınırlar koyan ve dışlayıcılığı sayesinde kendisini var eden bir kavram olarak karşımıza çıktı. Buna mukabil bu dönemde Avrupa'daki algı her milletin biricik ve mualla olduğu yönündeydi.

İnsan eşitsizliğinin belgelenmesi: Kongo Konferansı

Türkçe literatürde daha çok Berlin Konferansı olarak tanıdığımız bu hadiseye verilen Batı Afrika yahut Kongo Konferası isimleri konferansın ortaya koyduğu hakikatin daha iyi anlaşılmasını sağlamakta. Konferansta Afrika kıtası yedi Avrupa ülkesi arasında pay edildi. Bu, Fransız İhtilali ile ortaya konan "hür insan" resminin ve 1848'de savunulan her milletin biricikliğinin aslında ne anlama geldiğini ortaya koydu: Birinci dereceden önemli insan ve onun hizmetine bakacak ikinci dereceden önemli yahut önemsiz insan! Avrupalı milletler kendi aralarına belli sınırlar çizerken bir centilmenlik anlaşmasına imza atmış, yekdiğerinin birinci dereceden oluşunu kabul etmiş, ikinci dereceden olanları ise kendi aralarında pay etmiştir.

Kongo Konferansı'nı yalnızca devletler arasında bir parsa paylaşımı olarak görmek doğru bir tespit olmayacaktır. Aksine Konferans, Avrupa insanına bir bilinç kazandıran, evrimci bilinci besleyen önemli bir köşe taşıdır. Bu bilinç meyvelerini etnolojik sergiler olarak vermiş, Paris'te 1889'da kurulan zenci insanat bahçeleri yirminci yüzyılın ikinci yarısına kadar Brüksel gibi Avrupa başkentlerinde varlıklarını sürdürmüştür. Çitler arkasına konan zenci çocukların şempanzeler gibi beslendiği bu bahçeler; ikinci dereceden insanın birinci dereceden insana yalnız ekonomik olarak hizmet etmediğini, aynı zamanda bir eğlence kaynağı olduğunu da ortaya koydu.

Savaşı ve sonrası: İnsani idealler parantezi

Büyük savaş insanlık tarihinin en büyük katliamlarına sahne oldu. Dünya tarihinin hiçbir evresinde siviller savaşın bu oranda paydası olmamış, tüm dünyayı bu kadar derinden etkileyen acılar çekilmemişti. Bu olağanüstülük olağanüstü bir dönemi beraberinde getirdi. Avrupa başta olmak üzere Batı, aslında olmadığı bir kimse gibi davranmak durumunda kaldı.

Bu parantez Dünya Savaşı'nın yol açtığı ağır vicdani yük sebebiyle açılmış, insan olmaktan utanan Avrupalı, insanlık idealleri adını verdiği şeyleri amentüsü olarak ilan etti. 1948 yılında yayınlanan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hemen her maddesi ile Batı'nın hakikatte olmadığı, ancak olmak zorunda hissettiği şeylerin ortaya konmasından başka bir şey değildir. Bu tavır müraice değildir; zira savaş sonrası jenerasyonlar hakikaten böyle bir ideale iman etmişti. 68 olayları ve hippilik hareketinin yayılması bu imanın Avrupa'da zirveye ulaştığı bir dönemi gözler önüne serer. Elbette uluslararası politikada bu vicdani yükün etkisi toplumsal sahadaki nisbette hissedilir olmamıştır. Bununla birlikte siyasetin dili özellikle Batı'da idealist bir karakter arz etmek durumunda kaldı.

- Parantez kapandı, Avrupa ortaya çıktı

Bu idealist dili sonlandıran etkenler hakkında pek çok tespit ortaya konulabilir. Buna mukabil Avrupa'nın içine girdiğinin bir parantez olduğunu kabul etmemiz, savaş sonrası sahip olunan vicdani yükün bir jenerasyon meselesi olduğunu ve savaşın yol açtığı manevi yüklerin ancak birkaç kuşak devam ettiğini ortaya koyar. Batı'yı ağırlığı ile ezen vicdani yük özellikle Avrupa'da bir kaç kuşak devam eden ve bu kuşakların yerini alan yeni kuşakların içinde hissetmediği, dahası anlamsız bulduğu bir yük. Yeni nesiller Avrupa'nın içine girdiği bu paranteze dahil olmadığı için, Kıta bu parantezin kapandığı ve insani değerleri öteleyen aslına döndüğü günleri yaşıyor. Bu iddiamızı destekleyen en önemli veri seçmen yaşının onaltıya indirildiği Orta Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı partilerin oy oranlarını büyük oranda artırmış olmaları.

Parantezin savaş sonrası açıldığını iddia etmemiz, parantez sonrası Avrupa'nın savaş öncesi dönem ile paralellikler arz etmesini gerektirmekte. Hitler başta olmak üzere ırkçı söylemler ile meydana çıkan liderlerin bir umut haline geldiği dönem ile günümüz arasında pek çok paralellik görmekle birlikte günümüzde yaşanan sağcılaşmanın daha tehlikeli bir potansiyele sahip olduğunu iddia etmek mümkün. Zira savaş öncesi dönem, Avrupa'nın büyük bir ekonomik kriz ile boğuştuğu, sosyal devletin olmadığı, büyük kitlelerin açlık ile cebelleştiği bir dönemdi. Faşist liderler toplumun önemli bir kesimi için kurtuluş umudu olmuş, bir noktadan sonra ırkçılık bir tercihten ziyade zaruret halini almıştı. Zaten ötekileştirmeye ve ayrıştırmaya yatkın olan Avrupalı bu zarureti bir fırsata çevirerek, tabiatındaki ırkçı eğilimi beslemiş ve asıl hüviyetini ortaya koymuştur.

Günümüz Avrupası'nda yükselen ırkçılık bu bakımdan savaş öncesi dönemde olduğu gibi reaksiyoner bir tavır olarak karşımıza çıkmıyor. Aksine başta Türkler olmak üzere Müslümanlara yönelik yükselen düşmanlık bir öteki üzerinden beslenme ihtiyacı sebebiyle ortaya çıkmış aksiyoner bir tutumdur. Avrupalı iki yüz senedir bilinçli bir biçimde inşaa ettiği ve savaş sonrası elli sene dizginlediği ırkçılığı, 11 Eylül paradigmasının sağladığı ortam ile serbest bırakmış; kendisine öteki olarak ise Müslümanları seçmiştir. Dolayısıyla anlamamız ve mucibince davranmamız gereken gerçek Avrupa'da yükselen ırkçılığın dönemsel bir süreç olmadığı, aksine hep var olan bir potansiyelin bundan sonra da varlığını sürdürecek şekilde serbest bırakılmış olmasıdır. Pandora'nın kutusu açıldı. Karşımızdaki sağcılaşmış Avrupa insanları birinci dereceden kıymetli ve ikinci dereceden kıymetli, hatta kıymetsiz olarak tasnif eden algısını yeniden ortaya koyuyor. Barselona'da, Paris'te yaşanan terör saldırılarının çapları Ankara'da, İslamabad'da yaşanan terör saldırılarıyla kıyaslanmayacak oranda küçüktü. Buna mukabil saldırılan şehirlerin birinci dereceden önemli kabul edilen Avrupa şehirleri olması tüm dünyayı ayağa kaldırmaya yetmiştir. Filistin'de, Suriye'de, Irak'ta akan kanın bu zihin yapısı sebebiyle Avrupalı için hiçbir kıymeti yok. Bu Avrupa kendi içinde de hukuku birinci dereceden kıymetli insanlar için farklı, ikinci dereceden kıymetli insanlar için farklı şekilde işletmekte bir beis görmüyor. Avusturya'da ırkçı saldırıları araştıran Zara Enstitüsü (www.zara.or.at) Avusturya çapında ırkçı saldırıların her geçen gün arttığını ve bunların bir kısmının resmi makamlar tarafından örtbas edildiğini raporlamakta. Yani Avusturya devleti sistematik bir şekilde ırkçı saldırıları gizlemekte ve saldırganlar bu sebeple korunmakta.

Avrupa yeni bir parantez açar mı?

İnsani değerlerin yeniden yükseleceği ve eşit insan algısının yeniden hakim olacağı bir Avrupa ile yakın zamanda karşı karşıya gelmemiz çok güç görünüyor. Bunun en önemli sebebi, Avrupa toplumunun söz konusu değerlere iradi bir tercih ile sahip çıkmadığı, aksine bir zorunluluk olarak bu değerleri sahiplendiği gerçeğidir. Bu değerler Avrupa toplumunun doğal değerleri değildir; dolayısıyla bunlara sahip çıkmak yeni bir zorunluluk sonrası ve ancak kuşak dönüşümünden sonra mümkün olacaktır.

Avrupa'da mevcut kuşak, siyaseti mümkün olan en sağ noktada yürümeye zorlamakta. Buna mukabil gelecek kuşakların da temel bir refleks değişikliği ortaya koyacağına dair en ufak bir emare yok. Aksine daha da keskinleşecek bir jenerasyonun gelmesi son derece muhtemel; zira bu kuşağın içinde büyüdüğü toplum her geçen gün birinci-ikinci dereceden önemli insan algısını besliyor. Avrupalı çocuklar komşularına, sınıf arkadaşlarına karşı büyük bir önyargı ile büyüyor. Bu kuşağın bir algı dönüşümü ortaya koyması hiç mümkün görünmüyor. Dolayısıyla Avrupa'nın dönemsel olarak bir sağcılık sürecinden geçtiği söyleminin hiçbir karşılığı kalmıyor.

https://aa.com.tr/tr/analiz-haber/yeni-avrupada-deger-ve-ideal-yok/1088528 Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk

Alkyone



Oryantalizm literatürün en önemli ismi olan Edward Said'in cevapları artık içinde bulunduğumuz çağı açıklamakta yetersiz kalıyor. Said, Batının öncelikle Doğunun gizemini çözmeye çalışmakla başladığını, zamanla elde edilen bilginin hegemonyaya dönüştüğünü iddia ediyordu. Hatta sosyal darwinizmden öğrendiğimize göre, Batının hegemonyasının, üstünlük iddiasını içeren etik bir temeli de vardı. İnsanlık tarihinde "aşağıda kalmış" milletlere hükmetmek kadar doğal ne olabilirdi? Kendi toplumsallıkları içinde mesafeleri ayarlayamamış "gayri medeni" toplumlara "medeniyet götürmek" Hristiyanî hayrın gereğiydi. Geri kalmış toplumlar, kendilerine getirilenler karşısında müteşekkir olmalıydı.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan Pax-Americana, Avrupa'yı sömürülen toplumlardan geçim derdiyle gelen göçmenlerle doldurdu. Avrupa'nın sömürge devletlerindeki politik manevralarından etkilenen politik sığınmacılar da zamanla bu kervana katıldılar. 21. yüzyılda kontrolünü yitiren Avrupa, müdahalelerini artırınca göçmenlerin oranı da arttı. Göç artık sadece ekonominin ve sosyolojinin konusu olmaktan çıkarak politikanın da konusu haline geldi. Günümüzde özellikle Müslüman göçmenler artık güvenlik meselesi halinde algılanıyor. Örneğin Almanya'da, "Müslüman meselesi", sosyolojik entegrasyon sorunu olarak görülmediğinden, entegrasyondan sorumlu bakanlıklara değil, güvenlikten sorumlu bir bakanlık olarak iç işlerine havale edilir. Almanya İslam Konferansı'nın yapısını Almanya'nın içişleri bakanlığı kurgulamıştır. Benzer kurumlara, benzer biçimlerde Fransa ve İngiltere'de de rastlamak mümkün.

Avrupa'nın toplumsal dengesini sarsan göçler, Avrupa tininin evrensellik iddiasını da sorgulamayı zorunlu kıldı. Avrupa değerler sisteminin dünyaya medeniyet getireceğine dair inanç, gelen göçmenlerin modernleşmelerinin metamorfoza uğraması nedeniyle şüpheyle karşılanmaya başladı. Zira "üstün Avrupa tini"ne teslim olacağı zannedilen göçmenler, kendileri olarak kalmakta direniyordu.

Aynanın diğer yüzünde ise Batının iddialarına karşı, Avrupa dışı toplumlarda 19. ve 20. yüzyıllar boyunca birbirinden farklı tepkilerin oluştuğunu görüyoruz. Sömürge ülkelerindeki tutumu "yaralı bilinçle" açıklamak zor değil. Avrupa karşısında mücadeleden vazgeçenlerin içinde bulunduğu durumu açıklayan "yaralı bilinç", aynı zamanda kin dolu bir zihin halidir. Zira kaybetmenin yasından beslenen yaralı bilinçler tam da yaslarını kimlikleri haline getirmiştir. Bu yas kültürünün, Gandi'de olduğu gibi münzevi halleri olduğu gibi, Humeyni'de olduğu gibi aktivist halleri de vardır. İkisi de Avrupa'yla ortak bir dile sahip olmadıklarını, yaslarına dayanarak dile getirmeye çalışmaktadır. Her iki kültürel havzanın da Avrupa ile ilişkilerinin daha yakın gibi görünmesi, aslında yaralı bilinçlerin teslimiyet görüntüsünden kaynaklanmaktadır. Fakat her ikisi de derinden yaralı oldukları için, politikalarının içindeki kini bazen dışa vurmaktadır. Yaralı bilince sahip kültürler içinde bu kadar şanslı olmayanlar çoğunluğu oluşturmaktadır. Onların bir kısmı, Körfez ülkelerinde olduğu gibi, uzun yıllar boyunca otantikliklerini korumada zenginliklerini kalkan yapmıştır. Diğer kısımları ise, Mısır'da olduğu gibi, elitlerini yaralı bir bilinçle medenileştirmiş ama halka dokunmamıştır. Bu nedenle ahali, otantizmini korumayı başarmıştır.

Avrupa ile uzun yıllardan beri mücadele içinde olan Türklerde ise yaralı bilinç hali hakim olmamıştır. Avrupa karşısında kaybetmeye başladığımızda, öncelikle sadece teknolojik anlamda kaybettiğimizi düşünmüştük. "Tanzimat adamları" ve onların devamı olan "Cumhuriyetin kurucu nesli" kültürel olarak da kaybettiğimizi kabullendi. Fakat her iki halde de Avrupa'ya karşı "kinimiz" oluşmadı. Zira kini besleyen yas kültüründen daha ziyade, zaferleriyle kendini kuran bir kültürel köke sahiptik. Belki biraz içi iyi doldurulmamış bir özgüven sorunu taşısa da, "zafer kültürü" değişimlerini kiniyle yoğurmamaktadır. Batıya rağmen Batıcılık ya da Kopenhang kriterlerini Ankara kriteri haline getirip yola devam etme arzusu, zafer kültüründen beslenmektedir. Bu nedenle herkesin, suskunluğu "politik akıl" olarak kabullendiği dünyada, "dünya beşten büyüktür" çıkışını yapabiliyoruz. Bu tür bilinç haline belki de "bilenmiş bilinç" demek gerekir. Yani Avrupa karşısında kaybetmiş olmanın öfkesiyle -kiniyle değil- bilenmiş bilincimiz, teknolojik üstünlüğe süngüleriyle karşılık verebilmektedir. Bu halimizle ortak olduğumuz, Rus Kazaklarının ve Tokugawa Samuraylarının asabiyetidir. Avrupa açısından en güvenilmez hal, bu tür zihin dünyasından çıkmaktadır. Avrupalı gibi görünür, düşünür ve yaşar; ama ondan olamaz. Eğer coğrafya kader olmasaydı, muhtemelen Germenlerin hali de bizden farklı olmayacaktı.

Avrupa kültürü karşısında oluşan diğer bir ruh hali de "melez bilinç" olarak isimlendirilebilir. Özellikle, (din dahil olmak üzere) kendi kültürel yapılarını, üst medeniyet olarak kabullendikleri Avrupa karşısında değiştiren toplumlarda görülen bir bilinç hali olarak melez bilince, az gelişmiş ülkelerin elitlerinde de rastlamak mümkün. Avrupa'nın liberal değerler sisteminin kendi varoluşlarını da garanti ettiğini düşünen melez bilinçler, farklı olanın haklarına saygı konusunda, başta İslamofobik eylemler olmak üzere sınıfta kalan Avrupa karşısında hayal kırıklığı yaşamaktadır. Gerçekten de Karl Popper'ın da açıkça ifade ettiği gibi, Avrupa'nın liberal değerleri ancak kendileri için bir anlam ifade etmektedir. Evrensellik iddiasına inanarak, Avrupa değerler sistemiyle Avrupa'yı yargılayanlara hizmet etmeyecektir. Artık özgür ülkelerin totalitarizmle mücadelesi faşizmle ya da sosyalizmle mücadele değil, İslam'la mücadele olarak anlaşılmaktadır. Kendi değerler sistemini korumak için yeni haçlı seferlerinin ilan edilmesi boşuna değildir.

İslam karşıtlığının ise iki farklı türünden bahsedilebilir: İlki siyasi İslamofobi. Yani devletler kendi anayasal konseptlerine uymayan İslami ilkeleri ya ona uydurmaya çalışmakta ya da toptan reddetmektedir. Melez bilinçler açısından, bu tür siyasal talepler, Avrupa'da yaşamak isteyenler için gayet doğaldır. Buradan baktığımızda bilenmiş bilinçlerimizin kolay kabul edemeyeceği İslami ilkelerin seyreltilmiş halini orada yaşamanın bir gereği olarak görenleri de anlamak gerekmektedir. Avrupa'ya karşı aşk ile nefreti bir arada yaşayan yaralı bilinçlerin ise anlamlı tepkiler geliştirmesi daha da zordur.

İslam karşıtlığının ikinci türü ise toplumsal İslamofobidir. Toplumsal İslamofobinin kaynağı ise hiyerarşi isteğidir. Hakim millet-mahkum millet kodu, yani topluluklar arasında bir astlık-üstlük ilişkisinin kurulmasını şart koşan hiyerarşi talebi karşısında, melez bilinçler iddialarını çoktan kaybetmiştir. "İslam ve…" diye başlayan ikilikleri aşma ve evrensele ulaşma gayretleri, melez bilinçlerin en önemli hedefidir. "Ötekinin ötesi" evrensel kardeşliğin ve dayanışmanın mekanıdır. Yeter ki bizlerin barbar değil, medeni insanlar olduğumuzu bir kabul etsinler, gerisi kolaydır. Talep edilen hiyerarşi karşısında, göz hizasında muhataplıktan bahseden bilenmiş bilinçler ise hadsizlik örneği olarak görülmektedir.

Modern Avrupa rönesans, reform, hümanizm, rasyonalizm ve aydınlanma üzerinden oluşan değerler sistemini evrensel olarak görüyordu. Bu nedenle, Avrupa dışı kültürel havzaların asabiyetlerini korumasına anlam veremiyor. Dahası, eşitlik talepleri kendi içindeki farklı toplumsallıklardan geldiğinde hayretle karşılıyor. Yaşam biçimleri açısından kendisiyle farklarının kalmadığını düşündüğü Avrupa gettolarındaki azınlıkların, öz değerlerine sahip çıkması beklenen bir olgu değildi. Modernitenin doğal olarak onları da değiştireceği düşünülüyordu. Gerçekten de bu değişim gözle görünür nitelikteydi.

Fakat Avrupa'daki eğitim sisteminden çalışma hayatına kadar farklı mekanlarda yaşanan ayrımcılıklar, azınlıkların entegrasyonunu da imkansızlaştırdı. Azınlıklar entegre olamadıkça güvenlik sorunu olarak tanımlanmaya başlandılar. Güvenlik sorunu olarak görülmek ise diasporaları yaşadıkları toplumdan soğuttu ve kriminalizasyon daha da arttı. Bugün Avrupa'da DEAŞ saldırılarına katılan faillerin ithal edilmedikleri, bizatihi Avrupa'da doğup büyüdükleri artık bilinen bir olgu. Hatta yaşam biçimleri açısından, bu kişilerin çoğunun Avrupalı gençlerin yaşam tarzlarından farklı olmadıkları bile iddia edilebilir. Dahası, ayrımcılıkla yoğrulmuş kinleri derin olan gençleri, Avrupa değerler sistemine sadık tutmak da çok mümkün görünmüyor.

Avrupa'nın aynasında biz ise kendi içlerindeki sorunlara uzun elini sokmuş meraklı komşularız. Hatta onların içişleri ve güvenlik sorunlarını aşmalarına değil, çeşitlenmesine sebep olmaktayız. Başta camiler ve dernekler olmak üzere, devletin uzun elini, onların toplumsallıklarını tehdit etmek için kullanmaktayız. Diasporadaki Türk azınlıkları kullanarak Avrupa ülkelerine şantaj yapıyor oluşumuz da işin cabası.

Oysa asıl sorun, başta bizler olmak üzere, dünyanın Avrupa değerler sisteminin evrenselliğine artık inanmaması. Bizleri dünyanın eşit bireyleri yaptığına inanmadığımız bu değerler sisteminin yeniden güncellenmesi gerekiyor. Her çağın yeniliği karşısında (dinlerini olmasa da) anlayışlarını güncelleyen Müslümanlara karşı, Avrupa da kendi değerler sistemini gözden geçirmelidir. Avrupa ise Avrupa-merkezci düşünceden vazgeçecek gibi değildir. Dahası artık tek merkez de Avrupa'dır. Onun dışında bir hakikat yoktur. Olan hakikatin de dışa açılabilir bir hali bulunmamaktadır. Avrupa artık kendi kendine moderndir, hukuktur, kültürdür, kimliktir ve siyasettir. Bu kadar içe kapanan Avrupa'yı bekleyen iki farklı kader var: Ya savunma hattını çok gerilerde kurduğu için asabiyeti yüksek "gayri medeniler"/"kültürsüzler" tarafından yıkılmaya razı olacak ya da kendi aydınlanmacı geleneği dahilinde gerçek anlamla çok-kültürlü bir toplumsallığa "cesaret gösterecektir".

[Sakarya Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi olan Doç.Dr. Bünyamin Bezci, Diaspora Araştırmaları Merkezi müdürlüğü görevini yürütmektedir]
https://aa.com.tr/tr/analiz-haber/avrupanin-medeniyet-krizi/1095262
Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk

merzifonlu

#2
Mar 22, 2018, 01:18 ÖÖ Last Edit: Mar 22, 2018, 01:23 ÖÖ by merzifonlu
Müslümanlar hangi anlayışlarını güncellediler? (Olsa olsa "acaba" diye sormaya başlamşlardır.) Ben mi bir şeyler kaçırıyorum acaba? Mesajı Paylaş

Alkyone

#3
Mar 22, 2018, 07:06 ÖS Last Edit: Mar 22, 2018, 08:14 ÖS by Alkyone
Müslümanların anlayışlarını güncellemelerinin bir önemi yok
Çünkü karşıda bunun alıcısı mevcut değil
Avrupa insani değerlerin evrenselliğini ben merkezci bir şekilde yorumlamaya devam ettiği sürece değişecek olan bir şey yok
İnsani değerleri kendi çıkarını gözetecek şekilde yorumlamanın en bariz hali Fransa'nın 2. Dünya savaşı sonrası Cezayir'de yaptığı soykırımlarda gizlidir. Onlar 2. Dünya savaşından lime lime doğranmış halde çıktılar. Buna rağmen savaş sonrası ülkelerine dönen Cezayirli askerler bağımsızlık beklerken soykırım buldular
Aciz zayıf bir ülke gördüğünde onu sömürmek için plan yapacak bir Avrupa varken Demokrasi havariliği yapmak insani değerlerden dem vurmak 2 yüzlülükten başka bir şey değildir.

Müslümanların görüşlerine gruplaşmalarına gelince ülkesi işgal edilmiş bir Iraklı'nın kendi geçmişi ile olan bağını tamamen koparmadıkça bir Avrupalının onu kendinden görmesi mümkün değildir. Rengi doğduğu memleket sebebiyle onun bile olacağı şüpheli...
Radikalleşen insanlar adil bir düzen istiyorlar bunu bulamayınca da kopmalar başlıyor
Düzenini paylaşmayı istemeyen Suriye de ölen çocukların hayatını sahile vuran balinalar kadar bile umursamayan batının erdemlerinden bahsediyoruz burada...

Her şeyi geçtim. Batının Türkiye ye çektiği muamele dahi "Avrupa Medeniyeti" iddiasının bir tiyatrodan ibaret olduğunu gösterir en önemli delildir
pkk nın terörist bir örgüt olduğu su götürmez bir gerçektir. Bebek katili olduğu da...
Suriye de sahaya ayak bastıkları andan itibaren yaptıkları envai çeşit zulüm hepimizin gözü önünde duruyor.
Ama o demokrasi havarisi İnsan haklarından dem vuran Avrupa hala göstere göstere pkk ya destek oluyor.
Bunu hangi özgürlükler çerçevesi ile açıklayacaksınız. İŞİD i Amerikanın besleyip büyüttüğü çıkarları doğrultusunda herkesi "cambaza bakmaya" teşvik ettiği ve sahayı buna göre domine ettiğini de görüyorsunuz. Buna rağmen biz hala BATI nın çağdaş medeniyetler seviyesinde olduğu gibi vaazlar görüyoruz.
Medeniyet dediğiniz kavram sizin sadece içeride, kendi evinizde kurduğunuz düzeni kapsama alanına alan bir anlatı silsilesi değildir.
Dışarıda var olan topluluklara olan yaklaşımınız da sizin seviyenizi belirleyen önemli meselelerdendir.

Bu arada Batıyı medeniyetlerin altın çağının yaşandığı diyar olarak görürken bir başka meseleyi daha dikkate almakta fayda var.
O da onların beğenmedikleri ülke yönetimlerini devirme alışkanlığıdır. Burada artık sözün bittiği yer ise 15 Temmuz darbe girişimi ve bu girişimin arkasında ki devletlerdir. Birileri gerçekten de hala Avrupa'nın ne kadar über süper medeniyetler seviyesinde olduğundan bahis açmaz umarım Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk

putty

Biz anlayışımızı ilk önce kendi refahımız, mutluluğumuz, doğrularımız adına bir değiştirelim de ondan sonra bakarız kim ilgilenmiş kim ilgilenmemiş. Mesajı Paylaş

Alkyone

İyide bir milletin dışarıya yönelik geliştireceği anlayış biçimi ile içeride kuracağı düzen birbirinden bağımsız olaylar değil
Tersine bunlar birbirine göbekten bağlı. İçeride iyi bir model tutturamamak adına ümitsizliğe kapılmanın da bir alemi yok.
Çünkü bizim devlet kültürümüz, düzen kurma kabiliyetimiz özü itibariyle çok zengin
Amerika gibi 200 yılda şekillenmiş bir tarihimiz yok bizim...
Sadece doğru formülü tutturmak önemli Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk

putty

Türkiye'nin doğru bir şeyler bulmadığı ve bu yaklaşım ile bulamayacağı çok açık ortada. Mesajı Paylaş

HDS



Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter