SETA-Siyaset Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı

Başlatan Energy, Ağu 13, 2017, 02:42 ÖS

« önceki - sonraki »

Energy

Amacını; ulusal, bölgesel ve uluslararası sorunlara yönelik çalışmalar yapmak, bunları kamuoyuna ve karar alıcılara iletmek, siyaset, medya, iletişim, hukuk, insan hakları, toplum, kültür, dış politika, güvenlik ve ekonomi direktörlükleri bünyesinde bilgi üretmek, üretilen bilimsel bilgiyi sorun çözücü formüller halinde sunmak olarak tanımlayan SETA, faaliyetlerini Ankara, İstanbul, Washington D.C. ve Kahire'deki ofislerinde sürdürmektedir.

SETA hakkında ayrıntılı bilgiyi, ilgili bağlantıyı tıklayrak elde edebilirsiniz:

http://www.setav.org/

Mesajı Paylaş

southwater

Çok bomba isimlerle çalışan bir vakıf, hem iyi hem de kötü anlamda. Mesajı Paylaş

Energy

SETA'dan Mahmut Rantisi, Emrah Kekilli tarafından hazırlanan, "Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dış Politikası" konulu analizin giriş bölümünü aşağıda okuyabilirsiniz. Çalışmanın tamamı için aşağıdaki linki tıklayınız:

http://setav.org/assets/uploads/2017/08/AnalizBae.pdf



Birleşik Arap Emirlikleri'nin Dış Politikası

Mahmut Rantisi/SETA, Emrah Kekilli/SETA


GİRİŞ

BAE'nin 2011'de gerçekleşen halk ayaklanmaları sonrasında benimsediği dış politika bölge ülkelerinin iç politikaları ve oluşan yeni dengeler üzerinde belirleyici olmuştur. BAE başta Müslüman Kardeşler olmak üzere İslami hareketleri hedef alan dış politika vizyonu nedeniyle Arap devrimleriyle Tunus, Mısır, Libya ve Yemen'de güç kazanan yeni aktörlere karşı bir pozisyon almış-tır. Mısır'da Müslüman Kardeşler iktidarına karşı muhalif hareketlerin yanında yer almış, ardından askeri yönetimi güçlü bir şekilde destekleyerek
Mursi'nin iktidardan düşürülmesinde önemli bir
rol oynamıştır.

Tunus'ta Nahda Hareketi'ne karşı geleneksel elitleri destekleyerek Nahda'nın siyasi gücünü kırmayı hedeflemiştir. Libya'da darbeci General Halife Haftar'a güçlü bir şekilde destek vererek  ülkeyi iç savaşa sürükleyen sürece ciddi katkı sunmuştur. Ayrıca Haftar'a arka çıkması nedeniyle Libya'da Birleşmiş Milletler'in (BM) çözüm çabalarının tıkanmasına sebebiyet vermiştir. Islah Hareketi'ne karşı tavır alarak Yemen krizinde ciddi etkileri olmuştur. BAE'nin Arap devrimleri sonrasında takip ettiği politikanın etkileri devrimlerin gerçekleştiği ülkelerle sınırlı kalmayarak bölgede dengelerin yeniden şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Özellikle Trump'ın Suudi Arabistan ziyaretiyle bölgede başlayan yeni süreçte BAE'nin dış politika vizyonunun önemli bir misyon ifa edeceği gözlemlenmektedir.

BAE'nin ana aktör olduğu Katar krizi ülkenin 2011 yılından bu yana takip ettiği dış politika hedeflerini bölgesel bir düzene dönüştürme çabasının ürünüdür. 2011 başından itibaren Arap devrimlerinin dillendirdiği talepleri ve bu süreçte güç kazanan yeni aktörleri destekleyen Katar, BAE ile sık sık karşı karşıya gelmiştir. Katar, Arap devrimlerinin yaşandığı birçok ülkede
BAE ve onu destekleyen ülkeleri dengelemeyi başarmış ve Abu Dabi'nin dış politika hedeflerinin bölgede bir siyasi düzen oluşturmasına engel olmuştur. Bu nedenle BAE gerek 2014 gerekse son Katar krizinin müsebbiplerinden biridir. Özellikle BAE Veliaht Prensi Muhammed bin Zayed ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selam arasındaki yakın ilişki Riyad'ın bölge politikalarında Abu Dabi ile yakınlaşmasına sebebiyet vermiştir.

Bu analiz BAE'nin dış politikasındaki dönüşüm evrelerine işaret ederek Abu Dabi'nin dış politika dinamikleri, hedefleri ve araçlarını ele almaktadır. Bu çerçevede Arap devrimleri sonrasında BAE'nin Mısır, Tunus, Libya, Yemen ve Suriye'ye yönelik dış politikaları değerlendirilerek ülkenin bölgedeki siyasi dönüşümlere etkisi incelenmiştir.

SETA/Mahmut Rantisi, Emrah Kekilli Mesajı Paylaş

Energy

SETA'dan Emrah Kekilli ve Bünyamin Keskin tarafından hazırlanan ve IKYB'deki referandumun incelendiği; "Kapıdaki Kriz: Barzani'nin Bağımsızlık Israrı" adlı analizin girişi aşağıdadır.


Kapıdaki Kriz: Barzani'nin Bağımsızlık Israrı


Bu analizde Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi'nde (IKBY) 25 Eylül'de gerçekleştirilmesi planlanan referandumda kendisini gösteren bağımsızlık arayışı -mümkün olan- bütün bileşenleri ve ayrıntıları ile değerlendirilmektedir. Analiz IKBY'deki bağımsızlık iddiasının bölgeyi yönetilmesi zor bir kaosa sürükleme riskini barındırdığını iddia etmektedir. Konunun bütün boyutlarıyla anlaşılabilmesi için analizde IKBY'de bağımsızlık arayışının tarihi arka planı,  aktörlerin referanduma ilişkin pozisyonu, referandumun IKBY ve Irak yasaları açısından hukuki durumu, IKBY ve Irak Merkezi Hükümeti arasındaki 2005'ten bu yana devam eden krizin odak noktaları ve dönüşüm süreçlerine yer verilmiştir. Bağımsızlık arayışının barındırdığı riskler tartışılarak Türkiye, İran, İsrail gibi bölgesel aktörlerin yanı sıra ABD'nin de konuya ilişkin tavrı değerlendirilmiştir. Analiz yazılırken konunun doğrudan muhataplarıyla yapılan özel görüşmeler, yerel ve uluslararası basına yansıyan ayrıntılar ve konuya ilişkin yorum ve analizlerden yararlanılmıştır.

Analizin tamamını okumak için:

http://setav.org/assets/uploads/2017/09/IKBYAnaliz.pdf Mesajı Paylaş

Energy

SETA'dan Dr.Merve Saran'ın "Fransız-Alman savunma ortaklığı AB ordusuna varır mı?" başlıklı analizi:


Fransız-Alman savunma ortaklığı AB ordusuna varır mı?

Dr. Merve Seren/SETA

Macron Sorbonne'da Avrupa'nın yol haritasını ilgilendiren 100 dakikalık tarihi bir konuşma yapmış, AB'nin 2019-2024 yılları arasındaki transformasyon planından Fransa'nın üçüncü demiryoluna, avro bölgesinden bürokratik işleyişin yavaşlığına, tarım sübvansiyonlarından Paris'in 2024 Olimpiyat Oyunları'na ev sahipliği yapmasına kadar, muhtelif konuya değinmişti.

Macron'un AB'nin ekonomisine, federalist yapıdan yeniden üniter bir birliğe dönüşmesine, zayıf, hantal ve işlevini yitirmiş bürokratik mekanizmasına dair görüşleri kamuoyunda daha fazla yer buldu. Hâlbuki konuşmasının satır araları okunduğunda, Macron'un AB'nin hâlihazırda karşı karşıya olduğu sorunların üstesinden nasıl gelinebileceğini tartışmaktan ziyade, farklı bir Avrupa resmi tahayyül ettiği görülüyor.

Macron'un "Yeni Avrupası" uzun zamandan beri ilk defa "De Gaulle Avrupası"ndan keskin çizgilerle ayrışan bir resim sunuyor. Bu resimdeki temel fark, Fransa'nın da Almanya gibi liderlik rolü arayışı. Fransa'daki bu arayışın, Macron'un seçilmesiyle, ancak daha önemlisi Brexit süreciyle birlikte İngiltere'nin kıta Avrupası'ndaki hükümdarlığının yakın gelecekte sona erme beklentisi üzerine, yeni türden bir 'Fransız-Alman işbirliğinin' doğmasıyla kendisini göstermeye başladığı aşikâr.

AVRUPA SAVUNMA SANAYİSİNİN ÖZERKLİĞİ

Aslında Fransa ve Almanya'nın, devlet bazında ortaklarına yönelik tutumları itibarıyla, stratejik önceliklendirme sıralamasında bir ayrışmadan bahsetmek mümkün. Bu bağlamda, Fransa için İngiltere'nin, Almanya için de ABD'nin öncelikli partner olduğu tezi ileri sürülüyor. Buna mukabil, Paris'in son zamanlarda Londra'dan Berlin'e doğru bir yakınlaşma eğilimi içerisine girdiğine dair yeni ve güçlü bir sav var. Mevzubahis sava kanıt mahiyetinde sunulan başlıca örneklerden biri, Merkel ve Macron tarafından 13 Temmuz'da deklare edilen yeni nesil ortak savaş uçağı üretimi. Zira Fransa ve Almanya Avrupa savaş uçağını müşterek üretmeye karar vererek, mevcut durumda Avrupa'daki en büyük silahlanma projesinin altına imza attılar. Söz konusu yeni nesil savaş uçaklarının uzun vadede Almanya ve Fransa'nın hâlihazırda uçabilir konumdaki savaş uçaklarının yerini alması beklenirken, ortak uçak üretimi projesinin, diğer Avrupa ülkelerinin katılımına ve işbirliğine açık olduğuna dikkat çekiliyor.

Her hâlükârda, Fransa ve Almanya'nın yeni nesil savaş uçağı programını başlatma kararı, endüstriyel politikaların haricinde, gerek Avrupa siyaseti gerekse Avrupa savunması açısından önemli etkiler ve sonuçlar yaratacak nitelikte görülüyor. Birincisi, siyasi kontekst itibarıyla Fransız-Alman işbirliği, AB içinde İngiltere'nin yerini Fransız-Alman liderliğinin devraldığı düşüncesini doğurabilir. İkincisi, şayet Avrupa savaş uçağı programı yürürlüğe konulursa, Avrupa savunmasında farklı bir aşamaya geçişin önünü açabilir. Malum askeri havacılık, savunma endüstrisinde hem finansal yönü hem de inovatif teknoloji boyutuyla son derecede kritik bir rol oynuyor. Dolayısıyla proje, uzun vadede Almanya ve Fransa'nın askeri havacılıkta ne tür silah sistemleri kullanacağına işaret ederken, aynı zamanda havacılık gibi son derece önemli bir alanda Almanya ve Fransa'nın Amerikan firmalarına bağımlı kalmayacağı anlamı taşıyor. Daha açık bir ifadeyle Avrupa savaş uçağı üretimi, Alman-Fransız işbirliğinin, Avrupa savunmasının otonom yapısının korunması çabasının bir nüvesi ve taahhüdü şeklinde okunuyor.

Fakat ileri teknoloji gerektiren müşterek savaş uçağı projesine dair hükümlere varmadan önce, A400M örneğinde tecrübe edildiği şekilde, eski Avrupa savunma projelerinde karşılaşılan hatalar ve başarısızlıklar göz önünde bulundurulmalı. Keza bu tarz bir projenin, Almanya ve Fransa'ya gelecek 30 yılda asgari 60 ila 80 milyar avroluk bir maliyet getireceği de hesaba katılmalı.

Ancak savunma alanında Fransız-Alman işbirliğinin, salt müşterek savaş uçağı üretmekten ibaret olmadığının da altı çizilmeli. Örneğin Fransa, 1960'ların sonlarına doğru üretilen milli piyade tüfeği FAMAS yerine Heckler&Koch firması tarafından üretilen Alman menşeli HK-416'yı envanterine katacağını duyurdu. Buna ilaveten, yüksek korumalı zırha sahip tekerlekli ve paletli araçlar konusunda dünya liderleri arasında gösterilen Alman şirketi Krauss-Maffei Wegmann (KMW) ile yine Avrupa savunma sanayiinin öncü şirketlerinden olan Fransız menşeli NEXTER birleşme kararı aldılar. Bu birliktelik, ortak dron üretimi hakkında verilen kararla ilk somut çıktısını verdi. Bilahare Fransa ve Almanya'nın, ABD'den Lockheed Martin üretimi turboprop motorlu askeri nakliye uçağı C-130J aldıkları ve bu uçakların da Fransa'nın Évreux şehrindeki Fransız-Alman ortak hava üssüne konuşlandırılacağı açıklandı. Görüldüğü üzere Fransız-Alman işbirliği, Avrupa savunmasının özerkliği ve kendi kendini idame ettirebilecek imkân ve kabiliyetleri kazanması açısından fazlasıyla önem arz ediyor. Bu doğrultuda, Fransız-Alman savunma ortaklığının seyrine ve elbette diğer Avrupalı müttefiklerin taleplerine bağlı olarak, Avrupa ordusunun yavaş ve kademeli bir şekilde inşa edilmek isteneceği öngörülebilir.

AVRUPA ORDUSU MÜMKÜN MÜ?

Kuşkusuz, AB ordusunun teşekkülü fikri ve bu fikir etrafında cereyan eden tartışmalar yeni değil. Fakat mevzunun son yıllarda sıklıkla gündeme taşınmasının ardında yatan bazı önemli gerekçeler var. Mesela Putin Rusyası'nın saldırgan ve yayılmacı dış politikası, yüksek risk ihtiva etmesi hasebiyle bahse konu gerekçelerin arasında öncelikli bir konumda. Rusya'nın Doğu Avrupa'daki etkinliğinin, en az Baltık ülkeleri kadar Almanya'yı da rahatsız ettiği ortada. Bu nedenle Almanya, Kırım'ın Rusya'nın ilhakına maruz kalması üzerine, Litvanya'ya NATO şemsiyesi altında bir birlik göndermişti. Öyle ki Rusya, Berlin için adeta Avrupa'nın savunma mimarisini ve topraklarını tehdit eden ülke konumunda. Aynı Rusya'ya Paris'in bakış açısı ise daha ziyade Fransa'nın çıkarlarını gözeten pragmatik ilişkilerin yürütülebileceği bir mahiyeti haiz. Bu anlamda Berlin ve Paris'in, risk ve tehdit algılamasında Moskova'ya bilfiil aynı gözlükten baktıklarını söylemek pek mümkün değil. Bu noktadan hareketle, Berlin'in sadece ekonomi, güvenlik ve savunma alanlarında değil, en başta Avrupa politikasında belirleyici rol oynayabilmek adına, Paris'in kendisine siyasi anlamda da angaje olmasını beklediği söylenebilir.

Neticede Almanya'nın, Fransa ile yürüttüğü işbirliği çerçevesinde, Avrupa kıtasında ekonomik liderliğin ötesinde, siyasi nüfuzunu ve askeri gücünü perçinleme ve yerleşik kılma amacına hizmet ettiği malum. Öte yandan Almanya'nın, gerek Neo-Nazi kanadının güçlendiği seçim sonrasındaki iç siyasi atmosferi ve gerekse Fransa haricinde diğer AB ülkeleriyle var olan uzlaşısının ve işbirliğinin seyri itibarıyla, bir müddet daha bekle-gör stratejisi izleyeceği, en azından aşamalı bir geçiş sürecini devreye alması muhtemel. Fransa kanadında ise Macron'un yaklaşımının tam aksine, Le Pen'in başkanlığını yürüttüğü aşırı sağcı Ulusal Cephe (FN), ortak ordu ve ortak savunma fikrine sert bir şekilde karşı çıkıyor. Öyle ki FN, Fransa'nın kendi para birimiyle, kendi ordusuyla, kısaca tamamen kendi öz imkân ve kabiliyetleriyle hem AB'den hem de NATO'dan çıkması gerektiğini savunuyor. Zaten 26 Eylül günü Macron'un bahsi geçen fikri açıklamasının akabinde, resmi internet sitesinden yaptığı açıklamayla FN, bunun Fransa'ya katkı sağlamayacağını duyurmak suretiyle, Le Pen'in seçim öncesindeki beyanatlarında kararlı olduğunu yeniden ortaya koydu.

Almanya ve Fransa'nın iç dinamiklerini bir tarafa koyacak olursak, Fransız-Alman işbirliği çok olumlu bir seyir izleyip Avrupa ordusunun kurulmasında tüm liderliği üstlense dahi, çözüme kavuşturulması gereken üç büyük sorun var: Birincisi NATO. NATO'ya rağmen böyle bir ordunun teşekkülü, en başta ABD'yi rahatsız edecektir. Kaldı ki Avrupalı müttefikler henüz NATO'nun GSYH'nin yüzde 2'sini savunmaya ayırma taahhüdünü bile yerine getiremiyorlar. Dolayısıyla, kurulması halinde Avrupa ordusunda personel, bütçe, lojistik, envanter gibi bir sürü sıkıntı yaşanacaktır. Ayrıca NATO ile Avrupa ordusunun görev alanlarının çakışmaması icap edecektir.

İkincisi, bir NATO gücü varken ve ona en büyük hizmeti ve desteği ABD sunarken, ikinci bir ordu yapılanmasına gitmeye gerçekten ihtiyaç var mıdır? Bu sorunun cevabı son derece kritiktir. Çünkü bu cevap, yeni bir ordunun kurulmasına dair haklı ve güçlü gerekçeler ortaya koyacaktır. Üçüncüsü, şayet ikinci sorunun cevabı olumlu ise, buna rağmen yeni bir ordu kurmak istemeyen diğer Avrupalı müttefikler nasıl ikna edilecektir? Örneğin Kırım, Ukrayna ve Baltık'taki anlık askeri tatbikatları nedeniyle Polonya'nın korkulu rüyası haline gelen Rusya'ya karşı Avrupa ordusu mu, ABD'nin öncülüğündeki NATO güçleri mi daha caydırıcı olacaktır? Örneğin Polonya bölgedeki en büyük desteği ABD'den görürken, Almanya-Fransa liderliğindeki bir Avrupa ordusuna yeterince güvenebilecek midir?

Yeni bir Avrupa ordusu teşekkül etmektense, mevcut NATO yapısını muhafaza edip bu yapıyı daha fonksiyonel ve etkili kılmak daha makul bir tercih sayılacaktır. Kısacası Fransız-Alman ortaklığındaki bir liderlikten bir Avrupa ordusunun doğabilmesi için, diğer Avrupalı müttefiklerin tezlerine karşı güçlü ve ikna edici argümanların üretilmesi şart.

Buna mukabil büyük resme baktığımızda, Fransız-Alman savunma ortaklığı ve konjonktürel koşullar sayesinde, belki de Avrupa ilk defa kendi ordusunu kurmaya bu kadar fazla yaklaşmıştır. Bunun da en belirgin üç nedeni var: Birincisi, İngiltere'nin Birlik'ten ayrılmasıyla bir güç boşluğunun oluşması. İkincisi, Rusya'nın eski yayılmacı Sovyet dış politikasını devreye sokması. Üçüncüsü ise Trump yüzünden, Avrupalı müttefiklerin ABD'yle ikili ve çoklu ortaklık ilişkilerindeki eski seviyenin ve samimiyetin kaybolması.

SETA/Dr.Merve Seren-Güvenlik Araştırmacısı Mesajı Paylaş

Energy

SETA'dan Veysel Kurt'un "Parçalı ittifaklar ve Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü" başlıklı analizi:


Parçalı ittifaklar ve Rusya'nın Ortadoğu'ya dönüşü

Veysel KURT/SETA

Ortadoğu'da 'demokratikleşme dalgası' olarak başlayan dönüşüm süreci güvenlik ekseninin ağır bastığı jeopolitik bir bağlama oturmuş durumda. Dönüşümün bu bağlama oturması ise yeni ittifakları ve karşı ittifakları beraberinde getiriyor.

Geleneksel ittifaklar hala geçerliliğini korurken iki aktör arasında konu bazlı işbirlikleri ve yine konu bazlı uyuşmazlıklar beraber var olabiliyor. Bu anlamda rastgele seçilecek iki ülke arasındaki ilişkilerin son beş yıllık kronolojisi bile başlı başına bir gösterge olabilir. Bu durum ilişkilerin ve ittifakların parçalı bir düzleme oturması anlamına gelen "kompartımanlaşma" kavramına denk geliyor.

SUUDİ ARABİSTAN KRALININ RUSYA ZİYARETİNİN ARKA PLANI

Geçtiğimiz hafta Suudi Arabistan Kralının Rusya'ya gerçekleştirdiği ziyaret bu anlamda oldukça önemli bir gösterge. Henüz birkaç ay önce Trump'ın Ortadoğu gezisi sırasında ABD ile güncellenen ilişkilerine rağmen Suud Kralının bu ziyareti gerçekleştirmiş olması ve oldukça stratejik anlaşmalara imza atılması dikkat çekici.

Aktörlerin kendi niyetleri ve tercihleri önemli olsa da işbirliği ya da çatışmaları mümkün kılan zemini görmezden gelemeyiz. Dolayısıyla bu ziyaretin Rusya ve Suudi Arabistan açısından taşıdığı anlamı değerlendirmeden önce bunu mümkün kılan süreci değerlendirmek gerekiyor.
Rusya'nın Ortadoğu'ya yeniden döndüğüne dair argüman son birkaç yılın en çok üzerinde durulan argümanlardan biri oldu. Suriye krizine yönelik olarak BM Güvenlik Konseyi'ndeki veto gücü başta olmak üzere diplomatik gücünü efektif bir şekilde kullanan Rusya'nın 2015'in ortalarından itibaren Suriye'de askeri bir güç olarak sahneye çıkması bu anlamda bir dönüm noktası sayılabilir. Kasım 2015'te S-400 savunma sistemini Hmeymim askeri üssüne konuşlandırması en önemli hamleydi. Rusya'nın bu cüretkar tavrına yol açan temel etmen ise Obama'nın askeri yöntemlerden kaçınan ve maliyeti başka ülkelere yüklemeye dayanan sınırlama stratejisiydi. Bu stratejiyi hem Arap Baharı sürecinin genelinde hem de Ukrayna krizi ve öncesinde gözlemlemek mümkün. Buna karşın Rusya sert gücünü devreye sokarak krizi bir başka aşamaya taşımayı tercih etti. 2008 Gürcistan müdahalesi, 2015'te Ukrayna işgali ile Kırım'ın ilhakı ve Suriye'ye yerleşmesi açık örnekler. Bu tablo karşısında ABD yönetimi ekonomik yaptırımları devreye soktu ve petrol fiyatlarını düşürerek hem İran'ı hem de Rusya'yı mali açıdan zor durumda bırakmaya çalıştı.

İRAN KORKUSU PARAYA TAHVİL EDİLDİ,

Rusya'ya karşı alınan bu önlemler İran için de geçerliydi. ABD-İran ilişkilerini belirleyen temel gelişme ise nükleer anlaşmanın imzalanmasıydı. Obama'nın bu stratejisi İran'ın 1979'dan beri gerçekleştirdiği en büyük yayılmaya da zemin hazırladı. Güvenlik doktrinini İran tehdidine endeksleyen Suudi Arabistan için yaptığı tek şey İran'ın saldırmayacağını garanti etmekten başka bir şey değildi. Görevden ayrılmadan hemen önce Obama'nın Suud'a yaptığı ziyarette "İran'la anlaşmanızı öneririm, başka formülüm yok" cümlesi ise ABD ile kurduğu ilişkiyi Suud yönetimine sorgulatan son işaretti.

Trump'ın seçimleri kazanması ABD'nin geleneksel müttefikleri olan Suudi Arabistan, İsrail ve Türkiye'de çeşitli beklentilere yol açtı. Ancak Trump'ın koltuğa oturduğu ilk günden itibaren statüko tarafından hizaya sokulması, dış politikada belirleyici bir adım atmasının da önüne geçti.

Henüz iktidara gelmeden önce Trump'ın İran'a karşı kullandığı sert söylemler İsrail ve Suudi Arabistan için memnuniyet vericiydi. Ancak seçildikten sonra Trump bu anlamda somut bir adım atmış değil. Bugünlerde İran ile imzalanan nükleer anlaşmasını Kongreye tekrar getireceğine dair haberler dolaşmakta. Onur meselesi haline getirdiği sağlık reformunu dahi Kongreden geçirememesi ve günden güne Kongredeki gücünü kaybetmesi Trump'ın bu adımda başarılı olup olamayacağını tartışmalı kılıyor. Sonuç olarak Trump'ın yaptığı tek şey, İran'a karşı sertleştirdiği söylemi Ortadoğu turunda paraya tahvil etmesi oldu. Yaklaşık 300 milyar dolarlık anlaşmalar karşılığında başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerinin ne elde ettiği hala bilinmiyor.

Suudi Arabistan Kralının ziyareti tam da bu bağlamda anlam kazanıyor. Bu ziyaret, ABD'nin bıraktığı boşlukta güvenlik tehdidi algısı daha da yükselen Suudi Arabistan'ın yine bu boşlukta Ortadoğu'ya ağırlığını koyan Rusya ile yeni destek arayışı olarak özetlenebilir. Yeri gelmişken not edilmeli; ABD'nin boşluk bırakması, strateji değişikliğinden kaynaklanmaktadır. Ortadoğu'dan çekilmesi anlamına gelmemektedir.

RUSYA-SUUD YAKINLAŞMASI MI?

Bu ziyareti önemli kılan özellik yalnızca ilk defa bir Suud kralının Rusya'yı ziyaret etmesi değildi. Aynı zamanda verilen mesajlar ve mutabakata varılan stratejik anlaşmalardı. Suudi televizyonu El-Arabiya başta olmak üzere birçok uluslararası medya organı hem ziyareti hem de en önemli ve en somut stratejik gösterge olan S-400 anlaşmasını flaş haber olarak duyurdu. Ziyaretin ekonomik boyutu da olsa stratejik konular ve silah anlaşmaları ön plana çıktı.

Petrol fiyatları her iki ülke için oldukça önemli bir konu. 2012 yılından itibaren sürekli düşen petrol fiyatları her iki ülkenin ekonomisi için olumsuz bir unsur. Bu fiyat politikası özellikle Rusya ve İran'ın gelirlerini sınırlamak amacıyla ABD tarafından Suudi Arabistan'a kabul ettirildi. Yukarda özetlenen süreç ise Suudi Arabistan'ın beklentisini karşılamadığını gösteriyor. Bu durumda Suud yönetimi ile Rusya arasında deklare edilmese de petrol fiyatlarına ilişkin bir konsensüs oluşması sürpriz olmaz.

Toplam üç milyar dolara varması beklenen paketin en önemli kısmı silah anlaşmaları ve S-400 mutabakatı. İran'ın üç yıl önce S-300'leri alması ve Türkiye'nin S-400 anlaşması ile birlikte düşünüldüğünde bu mutabakat tipik silahlanma yarışını gösteriyor.

S-400'lere dair anlaşmanın detayları henüz bilinmiyor. Nihai imzaların atıldığına dair bir açıklama da gelmedi. Ayrıca bu tarz kapsamlı silah anlaşmaları her zaman pürüzlere gebedir. Bir başka deyişle bu mutabakatın planlandığı gibi devam edip etmeyeceği üzerinde şüpheler de yok değil. Ancak bunlar ayrıntılar. Rusya ve Suudi Arabistan açısından cevaplanması gereken temel sorular ise şunlar: En yakın partneri olan İran'la en gergin dönemini yaşayan Suudi Arabistan'a Rusya bu savunma sistemini neden verir? Suudi Arabistan Trump yönetimine rağmen mi Rusya ile yakınlaşmaktadır?

SURİYE KRİZİ VE DEĞİŞEN DENGELER

Rusya'nın uyguladığı sert güç politikasının maliyetli bir strateji olduğu ve fakat buna karşın katma değer bir ekonomik sisteme sahip olmadığı biliniyor. En önemli geliri petrol ve doğalgaz satışından elde ettiği gelir. Dolayısıyla Rusya içinden geçtiğimiz kaotik ve çatışmalı dönemde yüzde 10 büyüyen silah pazarını yeni bir fırsat olarak görecektir. Uluslararası raporlara göre bu artıştan en fazla ABD yararlanmış. Ancak bu yıl S-400'lerin satışı ile Rusya'nın silah pazarındaki payının artması bekleniyor. Türkiye'nin ardından Suudi Arabistan'ın da S-400'lere talip olması bu anlamda önemli bir gösterge. Peşinden yeni taliplerin -örneğin İran- gelmesi sürpriz olmayacaktır. Özellikle petrol gelirlerinin önemli bir kısmını savunma alanına ayıran Suudi Arabistan, silah ihracatçısı Rusya için ideal bir müşteri konumunda.
Ancak Rusya-Suud yakınlaşması yalnızca ekonomik boyutla sınırlı değil. Rusya'nın Suriye'ye yerleşmesinden sonra bölgesel güç sayılabilecek İsrail, Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan Rusya ile daha fazla yakınlaşmaya başladı. Suudi Arabistan Kralının ziyareti de, Rusya'nın bölgedeki etkisini gördüğüne işaret ediyor.

Trump'ın İran'ı yüksek perdeden sorunsallaştırmasına rağmen Amerikan statükosu karşısında sürekli sendelemesi ve dış politikada belirleyici bir konuma gelememesi müttefiklerinin endişeleneceği bir noktaya geldi. Bu anlamda Trump'ın Suud yönetiminin İran'dan yana taşıdığı endişeyi dindirmesi kolay görünmüyor. Ayrıca Kuzey Kore'yi öncelik sıralamasında bir numaraya yerleştirmesi bu müttefikleri başının çaresine bakma arayışına iten bir faktör.

Suud Kralı'nın Putin'le ortak basın açıklamasında sarfettiği "İran'ın bölgeyi değiştirmesine izin verilmemeli" sözleri de Suud yönetiminin beklentilerine işaret ediyor. Bu sözler İran'la yaşanan gerginlik ve çatışmalarda Rusya'nın İran'a kaptırılmaması amacına matuf. Bunun yanında Suriye ve Irak'ın toprak bütünlüğünü savunarak bu krizlerde ABD siyasetinden ayrıştıkları mesajını da vermiş oldu.
15 Temmuz sonrası hızla ivme kazanan Türkiye-Rusya ilişkileri, İsrail'in Suriye'deki risklerden dolayı Rusya ile sürekli temas halinde olması ve Suudi Arabistan tarafından gerçekleşen son ziyaret Rusya'nın ağırlığının arttığına işaret ediyor. Ancak bu tabloya rağmen Rusya'nın bölgede tek başına belirleyici bir pozisyona geldiğini iddia etmek güç. Bu ziyaretin hemen öncesinde ABD yönetiminin Suudi Arabistan'la planlanan askeri tatbikatları iptal etmesi bu ziyaretten bir hoşnutsuzluk işareti olarak okunurken, ziyaretten hemen sonra ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Suud'a 15 milyar dolarlık savunma anlaşmasını onaylaması ise ABD-Suud ilişkisinin kendi düzleminde devam ettiğine işaret. Bütün bu gelişmeler bir yandan belirsizlik döneminin işaretleri, öte yandan bölgesel ve ikili ilişkilerin tek bir faktörle açıklanmayacağının açık göstergesi olarak okunabilir.

SETA/Veysel Kurt-Stratejik Araştırmalar Direktörlüğü Mesajı Paylaş

Alkyone

Almanya'da ekonomik gelişme yoksulluk üretiyor


Prof. Dr. Erdal Tanas Karagöl 25.08.2017


Almanya'nın iki yıkıcı dünya savaşının ardından kaydettiği gelişimle Avrupa'nın motor gücü haline geldiği, yıllardır kabul gören bir görüş. Ülkenin uzun yıllar boyunca dünyanın en büyük ekonomileri arasında yer alıyor oluşu da bunun en büyük kanıtı. 1990 yılında dünyanın en büyük üçüncü ekonomisine sahip olan Almanya, 2010 yılına gelindiğinde dördüncü sırada yer alıyordu. Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) Nisan 2017 verilerine göre, 3,4 trilyon dolarlık gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH) ile halen dördüncü sıradaki yerini korurken Avrupa'nın da en büyük ekonomisi konumunda. İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yakaladığı ekonomik başarı büyük ölçüde endüstrisine, mali disiplinine ve refah politikalarına bağlı görünüyor. Yüksek kalite ve ileri teknolojiye sahip ürünleri sayesinde de ihracatçı ülke olarak anılıyor. Endüstrisinde en çok öne çıkan sektörlerin otomotiv, elektrik-elektronik, makine ve kimya endüstrisi olduğu biliniyor.

2008 küresel ekonomik krizi kırılma noktası oldu

2008 yılında ABD'de patlak veren Mortgage krizinin de etkisiyle Avrupa'da baş gösteren kriz, yüksek kamu borçlarına sahip Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin borçlarını ödeyemez hale gelmesine neden oldu. Söz konusu ülkelerin içine girdiği darboğaz kısa sürede bütün avro bölgesine yansıyarak etki alanını genişletti. Bundan en fazla etkilenen ülkelerden biri de şüphesiz Avrupa'nın sanayi devi olarak anılan Almanya oldu. Çünkü Almanya'nın ihracata dayalı bir ekonomiye sahip olması, ülkeyi dışarıdan gelen şoklara karşı zayıf hale getiriyor. Ortak para biriminin sağladığı avantajla avro bölgesinin kurulduğu günden itibaren ihracatını artırarak refah seviyesini yükselten Almanya, avroyu kurtarmak adına, krizin yaşandığı ülkelere mali destek sağlanmasına karşı çıkmayarak en fazla fon sağlayan ülke haline geldi.

Krizin etkisiyle, ticaretinde en fazla paya sahip olan bölge ülkelerine yaptığı ihracatta da gerileme kaydeden Almanya, kısa sürede toparlanma eğilimi göstererek yüksek kişi başı milli geliri ile İngiltere, Fransa ve İtalya gibi Avrupalı devletlerin önünde yer aldı. 2007 yılından 2016 yılına kadar kişi başına düşen milli gelirini sürekli olarak artırması, 2010 yılında dünyanın dördüncü büyük ekonomisi olması ve 2017 yılında halen listedeki bu konumunu koruması, toparlanmanın kanıtı olarak gösteriliyor.

Milli gelirdeki artış, her kesime aynı oranda yansımıyor

Ancak Şansölye Merkel'in, Almanya'nın şimdiye kadarki en iyi günlerini yaşadığı yönünde yaptığı açıklamalar, ülkede büyük tartışma konusu haline gelmiş durumda. Bunun nedeni ise ülkede ihracat rakamları, istihdam oranları ve kişi başına düşen GSYH oranları artarken ve ekonomi pozitif yönlü seyrederken bundan faydalanan bir grup ve rahatsız olan bir diğer grubun ortaya çıkması. Alman ekonomisine ait işsizlik rakamları, 2000'li yılların başından beri AB ülkeleri arasındaki en düşük seviyede. Buna rağmen yoksulluk oranının artıyor oluşu, ülkede bir şeylerin ters gittiğinin net bir göstergesi. 1990'lı yılların başında yüzde 11 seviyelerinde olan yoksulluk oranı, 2015 yıl sonu itibariyle yüzde 16 seviyesine yaklaşmış durumda. Bu da işsizlik oranları azalırken, yoksulluk seviyesinde orantılı bir iyileşme olmadığı anlamına geliyor. Ayrıca bundan 20 yıl önce, düşük gelirli insanların yaklaşık yüzde 60'ı yüksek gelirliler grubuna yükselebilmişken, bugün bu olasılığın oldukça düşük olduğu görülüyor.

Bugün Almanların yüzde 40'ı hiçbir mal varlığına sahip değil; buna banka tasarrufları da dâhil. Ülkede konut sahibi olma oranı da diğer AB ülkeleri arasında en düşük seviyede. Ekonomik büyüklük olarak Avrupa'nın lideri olan Almanya'da, halkın büyük bir kısmı kendi evini satın alamadığı için kirada oturmak zorunda kalıyor.

Merkel'in, şimdiye kadarki en iyi günlerini yaşadığı yönünde iddiasının diğer bir gerekçesi de ülke ekonomisinin bir süredir ticaret fazlası veriyor oluşu. Öyle ki Almanya 2016 yılında 294 milyar dolar ile dünyada en yüksek ticaret fazlası veren ülke konumuna geldi. Ülkenin ticaret fazlası vermesi, ihracat miktarının ithalat miktarından fazla olduğu anlamına geliyor; yani ülkeye yönelen net bir sermaye akışı söz konusu. İlk bakışta olumlu gibi görünen bu parametre yakından incelendiğinde olumsuz yönlere sahip olduğu da açıkça görülebilir. Ekonominin fazla vermesi aynı zamanda tasarruf oranlarının da fazla olduğu anlamına geliyor. Hızla yaşlanan bir topluma sahip olduğu düşünüldüğünde, bireysel tasarrufların artışına açıklama bulunabilir. Ancak mal varlığına sahip olmayan kesimin yaklaşık yüzde 40'lık bir büyüklüğe sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda, uzun dönemde toplam tasarruflarda nasıl bir eğilim olacağı belirsiz.

Almanya'nın hane halkı başına düşen ortalama gelir düzeyi Avrupa ortalamasına oldukça yakın olsa da, yüksek gelir düzeyine sahip kesimin daha da zenginleştiği biliniyor. Ülkedeki mal varlığının büyük bir kısmı zenginler tarafından kontrol edilmekte. Bunun temel sebebinin ise vergi politikaları olduğu düşünülüyor: Yüksek gelir grubunda yer alan kişiler gelirlerine oranla, düşük ve orta gelirlilerden daha az vergi ödüyor. Ayrıca miras kanunları da iş yeri sahiplerini kayırıyor. Varisler iş faaliyetini sürdürme sözü verdiği takdirde, vergiden büyük ölçüde muaf tutuluyorlar. Bu da yüksek gelir grubuna sahip kişilerin daha da zenginleşmesine yol açıyor. Küreselleşme ve gelişen teknolojiyle birlikte insan gücüne daha az ihtiyaç duyulması da kazancı etkileyen bir diğer faktör. Ekonomisi sanayiye dayanan Almanya gibi bir ülkenin bu süreçten, yani zenginin daha zengin fakirin de daha fakir hale gelişinden etkilenmemesi düşünülemez.

Almanya'da gelir dağılımı bozuluyor

Genel olarak Alman ekonomisinin bugünkü durumuna baktığımızda, üreten, ihraç eden, istihdamın fazla olduğu bir tabloyla karşılaşıyoruz. Ancak gelir dağılımındaki eşitsizlik en göze çarpan sorun haline gelmiş durumda. Refahın ve mal varlığının adil olmayan biçimde dağıtılıyor olması, yüksek gelirli kesimin daha çok zenginleşmesine, düşük gelirli kesimin ise daha da yoksullaşmasına neden oluyor. Yüksek gelire sahip grubun harcama yerine tasarruf yapmayı tercih etmesi ve düşük gelirli kişilerin daha da yoksullaşması, bunun sonucu olarak da harcama miktarlarının azalması söz konusu.

Yaklaşan seçimler Merkel'in politikalarının ve ülke ekonomisi konusunda izlediği tutumun daha da öne çıkmasına neden oluyor. Şansölye Merkel, göreve geldiği ilk günden itibaren korumacı bir ekonomi politikası belirleyeceğini açıkça dile getiren ABD Başkanı Donald Trump karşısında, serbest ticaretin en ateşli savunucularından biriydi. Dolayısıyla Almanya'nın gittikçe artan dış ticaret fazlası, aynı zamanda küresel ticari dengeleri de tehdit ediyor. Böyle bir süreçte, sürekli ihracatını artıran Alman ekonomisi diğer ülkelerin açık vermesine ve borçlanmasına neden oluyor. Bu sebeple, seçinden sonra göreve gelecek hükümetin izleyeceği ekonomi politikaları dünya gündemini de yakından ilgilendiriyor.

Artan zenginleşmeden en çok zarar gören ve yoksulluk seviyesi gittikçe artan düşük gelirli kesimin en büyük beklentisi ise refah düzeyinin artırılması.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/almanyada-ekonomik-gelisme-yoksulluk-uretiyor/893525 Mesajı Paylaş
Çoklar diye korkma
Azız diye çekinme...
Tonyukuk


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter