EDAM-Ekonomi ve Dış Politika Araştırma Merkezi

Başlatan Energy, Ağu 05, 2017, 09:29 ÖÖ

« önceki - sonraki »

Energy

Düşünce kuruluşu hakkında bilgi için:

http://www.edam.org.tr/tr/ Mesajı Paylaş

Energy

EDAM'ın S-400 konusundaki bir çalışması. Dr. Can Kasapoğlu tarafından hazırlanmış.


Türkiye'nin S-400 İkilemi

• Bu raporun temel askeri analizi, Ankara'nın S-400'leri balistik füze savunma fonksiyonlarından ziyade, hava savunma görevleri için bir karadan-havaya füze sistemi (surface-to-air misile SAM) olarak kullanmayı planladığını öngörmektedir. Bahse konu hareket tarzının
da, öncelikli olarak Türk Hava Kuvvetleri'ndeki pilot açığından kaynaklanan sorunları hava savunma yeteneklerinitahkim ederek gidermek gibi bir stratejiyedayandığı düşünülmektedir (açık-kaynaklı yayınlar2016 itibariyle koltuk başına 0,8 pilot oranını bildirmektedirler). Dolayısıyla, savunma alımının gerçekleşmesi halinde, S-400'lerin Türkiye'nin hava üstünlüğü sağlaması kritik olan jeostratejik açıdan kıymetli alanlara uzanan biçimde konuşlandırılacak bir önlem olacağı değerlendirilmektedir. Zira, teslim süresi de belirtilen nedenlerle önem arz etmektedir.

• Harp koşullarında test edilmemiş olsa da, sadece Ruslar değil Batılı savunma analistleri de S-400'ün çok güçlü bir A2/AD ("anti-access & area denial") unsuru olduğunu kabul etmektedir. Dolayısıyla, iyi bir hava savunma planlamasıyla S-400'lerin Türkiye'nin askeri yeteneklerine ciddi bir katkıda bulunabileceği teorik olarak doğrudur. Öte yandan, S-400'ün Türk toprakları ve ana yerleşim merkezleri için balistik füze tehdidine karşı bir koruma kalkanı oluşturacağını söylemek teknik açıdan gerçekçi olmayacaktır. Zira, NATO yeteneklerine entegre edilmeyecek olan söz konusu bataryalar, uydulardan, radar sistemlerinden, erken-uyarı sistemlerinden, gelişmiş sensörlerden ve tüm bunları birbirine bağlayan taktik data link'ten oluşan bir ağ olmadan, balistik füze savunma kapasitesinde ciddi kısıtlılıklar ile karşı karşıya kalacaktır. Zira S-400'ler, Türkiye'ye yönelebilecek bir balistik füze tehdidini lançerden ateşlendiği andan itibaren izleyen ve rotasına
ilişkin gerçek-zamanlı bilgi paylaşan bir sistemler manzumesinden mahrum olacaktır. Ayrıca, atmosfer dışında ve üst katmanlarda etkin diğer NATO unsurları ile birlikte işletilemeyeceği için, S-400'ler çok-katmanlı  bir füze savunma sistemine bağlı da olmayacaktır. Bu durumun, özellikle kitle imha harp başlıkları taşıyan balistik füzelere, uçuş yolunun bir bölümünü atmosfer dışında geçiren uzun menzilli tehditlere ve füze gövdesinden ayrılarak aldatıcı manevralar yapabilen harp başlıklarına karşı zafiyetler oluşturması beklenmelidir.
Daha açık bir ifadeyle, NATO ağında S-400'e karşılık gelen sistemler füze kalkanının son katmanını oluştururken, Türkiye'nin envanterindeki muhtemel S-400'ler ilk savunma hattını oluşturacaktır. Bu durumda da, Ankara'nın olası bir balistik füze tehdidine müdahalesi, füzenin hedefe yöneldiği son, terminal aşamada başlayacaktır; uçuş yolu esnasında (midcourse phase) tehdide angaje olma imkanı bulunmayacaktır. Bu zafiyet, bir füze savunma sisteminin hedefi imha oranı (kill ratio) üzerinde olumsuz rol oynamaktadır. Son olarak, özellikle Orta Doğu'da önemli bir endişe kaynağı olan kitle imha silahları için atış vasıtası olarak kullanılan balistik füzelerin atmosferdışında
ya da üst katmanlarda vurulmasının önemi altı çizilerek not edilmelidir. Terminal dönemde gerçekleştirilen isabetli vuruşların biyolojik-kimyasal-radyoaktif kontaminasyon riskini ortadan kaldırmayacağına ilişkin birçok bilimsel modelleme bulunmaktadır.

• Türkiye'nin geleneksel hava savunma konsepti, sabit-kanatlı platformların (ağırlıklı olarak F-16'ların) harbe-hazırlık seviyesinin yüksek tutulması ile muharip hava devriyesi, önleme ve alarm uçuşu (scrambling) görevlerinin icrasında mükemmeliyete dayanmaktadır. Savunma planlaması açısından, S-400 füzelerinin hava savunma öncelikleri ile hızlı biçimde temin edilmesi, Türk Hava Kuvvetlerinin tarruzi mukabil hava harekatı (offensive counter-air operations - OCA) odağının, müdafaaya yönelik unsurları daha çok barındıran (defensive counter-air operations DCA), dengeli bir konsepte dönüşeceğine işaret etmektedir.

• Esasen, modern hava savunma anlayışlarında sabitkanatlı platforma öncelik veren doktrinler ve kuvvet yapıları kadar, SAM envanterine önem veren -ve hatta hava savunma birliklerini hava kuvvetlerinden ayrı bir kuvvet olarak teşkil eden- doktrin ve kuvvet yapıları ve her iki unsuru dengeli kullanan örnekler de bulunmaktadır. Bu sayılanların hepsinin kendine özgü avantajları vardır ve harp tarihi her bir konseptin başarılı örneklerini göstermektedir. Mesela, 1967 Arap-İsrail Savaşı'nda (6 Gün Harbi) İsrail Hava Kuvvetleri'nin hava meydanı taarruzları oyun-değiştirici olmuş, 1973 Arap-İsrail Savaşı'nda ise Mısır Hava Savunma Kuvvetleri'nin üstün başarısı ön plana çıkmıştır. Yine, 2008 Rusya-Gürcistan Savaşı'nda, Ukrayna işbirliğiyle modernize edilen Sovyet-yapımı Gürcü hava savunma bataryalarının Rus uçaklarına önemli zayiatlar verdirdiği müşahade edilmiştir. Dolayısıyla, Türkiye'nin hava savunma planlamasını, savaş uçakları ve uzun menzilli / yüksek irtifa hava savunma sistemlerini bir arada kullanarak dengeli bir konsepte dayandıracak olmasının son derece tabii ve belirli açılardan da yararlı olacağı mütalaa edilmektedir. Öte yandan, böyle bir hava savunma anlayışında, SAM sistemleri ile uçan platformlar arasında müşterek çalışma (interoperability) kapasitesi yaşamsal önem taşımaktadır. Bahse konu enteroperabilite niteliğinin kritik önemi, Suriye hava sahasında yakın zamanda yaşanan bir örnek ile daha iyi anlaşılabilir: 17 Mart 2017 tarihinde Suriye Hava Savunma Kuvvetleri'ne ait bir S-200 (SA-5) sistemi, İsrail Hava Kuvvetleri'ne ait bir savaş uçağına (muhtemelen bir F-15 ya da F-16 varyantı) kilitlenerek füze ateşlemiştir. İsrail'e ait Green Pine radarları tarafından takip edilen Suriye hava savunma füzesi, yine başka bir hava ve füze savunma sistemi olan İsrail'in Arrow bataryaları tarafından imha edilmiştir. Bir hava savunma füzesinin, başka bir hava savunma füzesini vurması ile harp tarihine geçen bu olay, entegre hava ve füze savunma yeteneklerinin, uçuş yapan platformlar ile müşterekliğinin ne kadar hayati olduğunu da ortaya koymakta ve mevcut trendlere ilişkin ciddi bir fikir vermektedir. Önümüzdeki on-yıllarda, Türk
Hava Kuvvetleri F-35'lerin dünyadaki en önemli filolarından birine sahip olacaktır. Stealth özelliği de bulunan bu beşinci-nesil platformların, Türkiye'yeteknolojik olarak benzersiz yetenekler kazandırması beklenmektedir. Öte yandan, F-35'lerin S-400 bataryaları ile aynı taktik datalink üzerinden enteroperabilitesağlaması, teknik nedenler ve politik hassasiyetlernedeniyle, mümkün olmayacaktır.

• Ankara'nın öncelikli ve hızlı alım, ardından da ortak-üretim stratejisine karşın, Rusya'nın ilk S-400 teslimatını 2019'da yapabileceği kuşkuludur. Bu çerçevede, Moskova'nın en önemli savunma sanayii pazarlarından biri olan Hindistan'ın S-400'lerinin ilk partisini 2020'lerin başında alacağı bildirilmektedir. 2018 yılında S-400 teslimatlarını almaya başlayacak olan Çin ise, yine aynı süreçte yeni batarya alımını
sürdürecektir. Ayrıca, Rus savunma sanayii, 1990'lardaki ihracat odaklı yapısından uzaktır. Zira, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetlerinin donatılması, 2010'lu yıllarda bir öncelik haline gelmiştir. Belirtilen nedenlerle, Türkiye'nin 2019 yılı içinde ilk sistemleri teslim alması zor görünmektedir. Moskova'nın elindeki hazır sistemlerden birini vereceğine ilişkin haberler ise Rusya'nın ihracat anlayışı ile çelişmektedir, zira özellikle üst düzey sistemlerde, bazı özellikleri düşürülmüş ihraç versiyonlarının satışının yapıldığı bilinmektedir. Ankara'nın ilk S-400 paketini hemen bir-iki yıl içinde teslim alamaması da, Hava Kuvvetleri'ndeki açıkları kapatacak SAM sistemi alımına yönelik hareket tarzını
akamete uğratacaktır. Zira, demografik olarak genişbir insan kaynağı havuzuna sahip olan Türkiye'nin ilerleyen dönemde pilot sayısını ciddi biçimde yükseltmesi zaten imkan dahilindedir.

• S-400 projesinden bağımsız olarak, Ankara'nın bir Fransız-İtalyan konsorsiyumu olan EUROSAM ile ortak üretim temelinde işbirliği gerçekleştireceğine ilişkin açıklamalar basında yer almıştır. Bahse konu ortak üretimin muhtemelen Aster-30 Block-1 NT için öngörüldüğü değerlendirilmektedir. NATO Füze Kalkanı ile uyumlu olan bu sistem, bu niteliği ile Türkiye'nin hava ve füze savunmasını daha üst bir ağ
ile uyumlandıracak ve çok-katmanlı bir yapıya entegre edebilecektir. Ayrıca, EUROSAM'ın da üretim  maliyetlerini düşürmek için Türk savunma sanayii ile ortak üretime sıcak bakacağı düşünülmektedir. Böyle bir ortak üretim projesi, Türkiye için önemli avantajları
beraberinde getirecektir. Ayrıca, Aster füze ailesi su-üstü platformlarda da kulanılabilmektedir. Dolayısıyla, Ankara'nın Aster-30 Block-1 NT projesini sadece Hava Kuvvetleri için değil, Deniz Kuvvetleri için planlanan TF-2000 hava savunma harbi fırkateynlerini
teçhiz etmek için de değerlendirebileceği görülmektedir. Böyle bir hareket tarzı, Türkiye'nin hava ve füze savunma portföyüne ciddi bir esneklik kazandıracaktır. Ayrıca, yakın zamanda gündeme geldiği üzere, Türkiye'nin gelecekteki Juan Carlos-1 sınıfı amfibi harp gemisini (TCG Anadolu - LHD) F-35B'lerin kullanabileceği bir 'hafif uçak gemisi' şeklinde kurgulaması da, bahse konu harp gemisine eşlik edecek
bir görev grubu ihtiyacını beraberinde getirmektedir. Aster-30 serisinin klasik hava ve füze tehditleri ile gemisavar seyir füzelerine (anti-ship cruise missile) tek bir sistem ile mukabele edilmesini olanaklı kılan nitelikleri bu açıdan önem arz etmektedir

• Öte yandan, savunma alanındaki işbirliği projeleri, siyasal ve diplomatik mülahazalardan bağımsız değildir. NATO müttefiklerinin, özellikle Washington'un, S-400 alımına karşı çok olumsuz bir tavır içine girmeleri halinde, EUROSAM üzerindeki politik baskı artacaktır. Böyle bir senaryonun örnekleri de mevcuttur. Daha önce Fransa ile Rusya arasındaki Mistralsınıfı amfibi harp gemilerine ilişkin anlaşma, Kırım'ın
ilhakından yaklaşık bir yıl sonra Paris üzerindeki siyasi baskı nedeniyle François Hollande'ın başkanlığı döneminde iptal edilmiştir. Aster-30 Block-1 NT projesi için Türkiye'yi bekleyen iki muhtemel zorluk daha bulunduğu söylenebilir. Bunlardan ilki, ortak üretim çerçevesi içinde teknoloji transferinin sınırlı olabileceği gerçeğidir. İkinci olarak, Aster-30'un testleri arasında İsrail yapımı bir hedef-füze olan Sparrow serisi ile yapılan denemeler önemli bir yer tutmaktadır. Esasen,Scud füzesi türevleri ve İran envanterinde buluna Şahab füzelerini taklit etmek üzere dizayn edilen Sparrow'lar ile test yapılıyor olması (Aster-30 Block-1 Black Sparrow ile test edilmiştir, NT teknolojisi için
Sparrow ailesinin daha uzun menSparrow ailesinin daha uzun menzilli üyeleri kullanılabilir), Türkiye'nin karşı karşıya olduğu bölgesel füze
tehdidine mümkün olan en etkin karşılığın verilmesi bakımından olumludur. Bununla birlikte, Türk - İsrail ilişkilerindeki dalgalanmalar, Türkiye'nin muhtemel gelecekte Aster-30 Block-1 NT testlerine iştirakini de etkileyebilir.

• S-400 alımı, siyasi - askeri bağlama gerçek bir örnek teşkil etmektedir. Siyasi olarak, Ankara'nın milyarlarca dolarlık bir savunma projesi için NATO dışı bir seçeneğe yönelmesi, Batılı müttefiklerinin ortak üretim ve teknoloji transferi hususlarındaki isteksizliğine yönelik bir tepkiyi yansıtmaktadır. Askeri olarak ise Türkiye'nin gerçekten bir hava savunma sistemine gereksinim duyduğu görülmektedir. Ege dahil olmak üzere, hava sahasının tam olarak kontrol edilmesi ve gerektiği durumlarda hava üstünlüğünün sağlanabilmesi
hedefleri söz konusu gereksinimi açıklamaktadır.

• Moskova, kendisi için kritik savunma pazarlarını (bilhassa Çin ve Hindistan) elinde tutmak için teknoloji transferinden üretim lisanslarına kadar birçok esnek seçenek sunmaktadır. Türk - Rus savunma ilişkileri Moskova'nın Yeni Delhi ya da Pekin ile ilişkileri ile kıyaslanabilecek boyutta olmasa da, Rusya'nın Türkiye'yi NATO'dan tedrici olarak uzaklaştırmak adına birçok kolaylık ve esneklik sunması muhtemeldir. Bu noktada belirtilmesi gerekir ki, Moskova'ya böyle bir stratejik araç sağlayan temel neden, Türkiye'nin NATO müttefiklerinin ortak üretim ve teknoloji transferi hususlarındaki işbirliğine yanaşmayan tutumları olmuştur.

• Jeopolitik olarak Türkiye ve Rusya rekabetin ve işbirliğinin aynı anda var olduğu kompartmantasyona dayalı ikili ilişkilere sahiptir. Bu nedenle, S-400 anlaşması gerçekleşmeye yakın dursa da, Ankara ve Moskova Dağlık Karabağ sorunu ya da Suriye'de Esad rejiminin geleceği gibi konularda farklı pozisyonlara sahip olmayı sürdürecektir.

• Bir NATO üyesi olan Yunanistan'ın envanterindeki S-300'ler birçok Türk uzman tarafından Türkiye'nin S-400 füzeleri alımı için bir referans olarak gösterilmektedir. Oysa, gözden kaçan konu, Rusya'nın Yunanistan'ın silah tedarikçilerinden biri olmasının Türkiye için diplomatik bir argümandan öte, çok ciddi bir tehdit olduğu gerçeğidir. Ermenistan - Azerbaycan örneğinde görüldüğü üzere, Moskova çatışmanın her iki tarafına SS-26 Iskander taktik balistik füzeleri, S-300 hava ve füze savunma sistemleri, TOS-1A termobarik çok namlulu roketatarlar gibi oyun-değiştirici, üst düzey sistemler satarak, silahlanma yarışı üzerinden savunma ihracaatını stabil tutmaktadır. Ayrıca, Türkiye ile Yunanistan arasında yaşanacak bir silahlanma yarışı NATO'nun çok zor bir duruma düşmesine neden olacağı için, Ankara ve Atina'ya aynı anda stratejik silah sistemleri satışı yapmak Moskova için daha cazip bir durumdur. Dolayısıyla Yunanistan'ın S-300
envanterinin ve Rusya ile son dönemde ivme kazanan yakın ilişkilerinin, Türkiye'nin bölgesel güvenliği ve savunma ekonomisi için bir risk unsuru olduğu mütalaa edilmektedir.

• Bu çalışma, Türkiye ile Rusya'nın savunma işbirliği seçeneklerini tamamen gözardı etmemektedir. Örneğin, çok yeni bir taktik platform olan BMPT-72 'Terminator-2' zırhlı muharebe aracı (Rus askeri terminolojisinde tank destek aracı), özellikle Fırat Kalkanı Harekatı'nda görülen hibrid harp ve meskun mahalde harp koşullarında Türkiye'nin askeri kapasitesine önemli katkılarda bulunabilir. Hava savunma segmentinde, Pantsir alçak-orta irtifa füzeleri, özellikle paletli platforma sahip versiyonları, Silahlı Kuvvetler bünyesindeki manevra kapasitesi yüksek zırhlı tugaylar, mekanize birlikler ve elit komando tugayları için önemli bir organik hava savunma yeteneği teşkil edebilir. Öte yandan, S-400, dizaynı ve görevleri dolayısıyla stratejik bir silah sistemidir. Stratejik silah sistemi alımları, salt askeri saiklerle yapılsa dahi, jeopolitik sonuçlar doğurur. Dolayısıyla S-400 alımının hem Moskova'ya hem de NATO üyesi ülkelerin başkentlerine siyasi bir
mesaj yollaması kaçınılmazdır. Benzer şekilde, NATO müttefiklerinin ortak üretim ve teknoloji transferindeki isteksizlikleri de Ankara'ya savunma sanayiinin teknik konularını aşan, siyasi bir mesaj yollamıştır.

• Ankara'nın S-400 alımında nihai karar vermesi ve bahse konu projeyi hayata geçirmesi durumunda dahi,NATO'ya yönelik bir stratejik iletişim faaliyeti yürütmesinde ve konunun askeri-siyasi boyutunun doğru algılanmasını sağlamasında büyük yarar görülmektedir.
Böyle bir faaliyet, özellikle Türkiye aleyhine oluşturulabilecek olumsuz hava ve propaganda çalışmalarının önüne geçilmesi bağlamında da zaruridir.

Dr.Can Kasapoğlu/EDAM
Mesajı Paylaş

Alkyone

Kuzey Kore'nin asimetrik askeri yetenekleri


Dr. Can Kasapoğlu EDAM

Kuzey Kore'nin tehlikeli siyasi-askeri emelleriyle başa çıkmak konusunda ABD siyasi ve askeri elitleri mevcut koşullar altında tam bir ikilemle karşı karşıya bulunuyor.

Trump yönetimi Pyongyang'ın nükleer silahlarını ve kıtalararası balistik füze geliştirme yeteneklerini azaltmak için ya yüksek risk taşıyan ön alıcı bir darbe vurabilir ya da Kuzey Kore liderliğinin hırslarını ve teknik ilerlemesini yavaşlatır umuduyla daha sıkı bir yaptırım rejimi uygulamayı deneyebilir. Ancak, en kötü ihtimalle, Pyongyang'ın son 20-30 senede sergilediği stratejik niyetlere ve savunma modernizasyonu eğilimlerine bakacak olursak, Washington, Japonya ve [Güney] Kore Cumhuriyeti (ROK) gibi çok önemli müttefiklerinin hemen yanı başında beliren yeni bir nükleer rekabetçiyle nasıl mücadele etmesi gerektiğine dair yeni bir anlayış geliştirmek zorunda kalabilir.

Önleyici askeri bir harekatın gerçekleşmesi durumunda Pentagon, muhtemelen nükleer ve balistik füze tesislerine bir dizi nokta vuruş saldırıyı da içeren sınırlı bir kapsamı tercih edecektir. Beyaz Saray, emsal teşkil edecek şekilde, harekata cezalandırma opsiyonunu da eklemeyi tercih ederse, bu durum Pentagon'un muhtemel ihtiyatlı hareket tarzını, Kuzey Koreli üst düzey askeri personel ve siyasi liderlikten önemli figürleri hedef alacak şekilde genişletebilir. Bununla birlikte, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin (DPRK-Kuzey Kore) olayları tırmandırma ve misilleme imkan ve kabiliyetleri hâlâ en büyük bilinmeyen durumunda.

ABD'nin gerçekleştireceği olası bir askeri harekatın bir diğer zorluğu, muharebe hasar tespiti olacaktır. Pyongyang'ın stratejik silah programını gizleyen çok sayıda yeraltı ağı varken, hava saldırılarının etkisinin tam olarak ne olduğunu değerlendirebilmek, askeri istihbarat için kolay bir görev değil. Dahası, Kuzey Kore son derece kapalı ve izole durumda. Bu yüzden halkın tepkisini ve rejimin saldırılara göstereceği direnci değerlendirmek, neredeyse imkansız olacaktır.

Ayrıca küresel strateji çevreleri Kuzey Kore'nin nükleer silahlar ve balistik füzelere ilişkin kapasitesine odaklanma eğiliminde olmasına rağmen, birçok uzman, Pyongyang'ın taarruz amaçlı siber imkanları ile kimyasal ve biyolojik harp yetenekleri gibi, nükleer olmayan caydırıcı güçlerini çoğunlukla göz ardı ediyor. Herhangi bir askeri müdahaleye bir mukabele olmak üzere, Kuzey Kore savunma planlamacıları, nükleer olmasa da ciddi hasara sebep olabilecek stratejik hamleler ortaya koyabilir.

Pyongyang'ın savunmada izlemesi muhtemel askeri strateji

Ağırlıklı olarak kara kuvvetlerine dayanan Kore Halk Ordusu'nun (KPA) aktif görevde bir milyondan fazla personeli bulunuyor, bu da onu dünyanın en büyük silahlı kuvvetlerinden biri kılıyor. Ayrıca, savunma istihbaratı tahminlerine göre Pyongyang, harp zamanında yaklaşık 25 milyonluk nüfusunun yüzde 30'a kadarını seferber edebilir.

KPA'nın en önemli avantajı ise askeri-jeostratejik konumu. Açık kaynaklı istihbarat değerlendirmelerine göre, kara kuvvetlerinin yaklaşık yüzde 70'ini, hava kuvvetleri ve donanmanın ise yüzde 50'sini oluşturan KPA birliklerinin ezici bir çoğunluğu, Askerden Arındırılmış Bölge'ye (DMZ) 100 kilometreden daha yakın olacak şekilde konuşlandırılmış durumda. Böyle bir savaş düzeni, Kuzey Koreli savunma planlamacılarına Güney Kore'ye, özelikle de başkent Seul'ü tehdit edecek biçimde, sürpriz saldırı seçenekleri sunuyor. KPA'nın en büyük handikapı ise çoğunluğu Sovyet ve Çin yapımı ekipmanlardan oluşan, bazısı neredeyse 1950'lerden kalma, eskimiş envanteri.

KPA'nın kara kuvvetleri büyük ölçüde, bazı mekanize ve zırhlı unsurların yanı sıra piyade birliklerinden oluşuyor. Daha da önemlisi, Kuzey Kore'nin askeri liderleri, topçu yeteneklerini geliştirmeye ve çok namlulu roketatar sistemlerine ilişkin (MLRS) kapasitelerini artırmaya on yıllardır büyük yatırım yaptılar. Savunma araştırmaları, Kuzey Kore'nin binlerce top bataryası ve topçu roketi olan 30 kadar tugay ve bir tümeni olduğunu tahmin ediyor. KPA'nın muharebe düzeni ve birliklerinin konuşlandığı bölgelere bakılacak olursa Pyongyang çok yoğun bir topçu ateşi başlatarak bir ABD saldırısına kolaylıkla karşılık verebilir. Bu hareket tarzı güneyde on binlerce can kaybına neden olabilir ve bunun yanı sıra Güney Kore'nin başkentinden ve komşu bölgelerden tetiklenmesi olası göç dalgaları nedeniyle kitlesel göçler yaşanabilir. Üstelik, yukarıda bahsettiğimiz üzere, Kuzey Kore'nin askeri birliklerinin birçoğu Askerden Arındırılmış Bölge'ye çok yakın konuşlandırılmış bulunduğundan, böyle bir taarruzun icra edilmesi çok az bir hazırlık gerektirecektir. Dolayısıyla, ABD ve müttefiki Güney Kore, son derece sınırlı bir erken uyarı ve reaksiyon süresine sahip olacaklardır ve bu durum da ciddi bir tehlike arz edecektir.

Özel harekat ve yeraltı savaşının tehlikeli kombinasyonu

Pyongyang'ın devreye sokabileceği diğer bir sürpriz, yeraltı harbini özel harekat ve özel kuvvetler faaliyetleri ile birleştiren hibrid bir konsept kullanması olacaktır. KPA, son derece disiplinli ve yüksek eğitimli özel kuvvetler birliklerine sahip. Bazı kaynaklar Kuzey Kore'nin aktif özel kuvvetler personelinin yaklaşık 90 bin civarında olduğunu, ayrıca asimetrik görevler icra etmeye hazır 190 bin kişilik paramiliter gücü bulunduğunu tahmin ediyor. KPA'nın Askerden Arındırılmış Bölge'yi geçen birçok yeraltı tüneli kullandığı tahmin ediliyor. Bir ABD saldırısı durumunda, Kuzey Kore muhtemelen güneydeki yüksek değere sahip hedefleri vurmak, sabotajlar ve hatta adam kaçırma eylemleri gerçekleştirmek için yeraltı kompleksleri yoluyla yoğun özel kuvvetler faaliyetine ve baskın niteliğinde özel harekat taarruzlarına başvuracaktır.

Büyük bir bilinmeyen: taarruza yönelik siber harp yetenekleri

Kuzey Kore, taarruz amaçlı siber savaş yetenekleri geliştirmeye uzun zamandır yatırım yaptı. Bir ABD saldırısı durumunda Pyongyang bu yetenekleri muhtemelen savunma portföyüne dahil edecektir. Bu bağlamda, Kuzey Kore'nin siber ekipleri, ABD, Güney Kore ve Japon bankacılık sistemlerinden çok önemli kurumlara, hükümet ağlarından kritik ulusal altyapılara kadar uzanan geniş kapsamlı hedef seçeneklerini vurmaya kalkışabilir.

Nitekim Kuzey Koreli bilgisayar korsanları 2014 yılında endişe verici bir emsal teşkil edecek şekilde Sony Pictures Entertainment'ı hedef almışlardı. Bir ABD saldırısı durumunda çok daha ses getirecek hedeflere saldırma yolunu tercih etmeleri kuvvetle muhtemel.

Stratejik silahlar: Kimyasal ve biyolojik savaş ve balistik füzeler

Henüz emsallerinden düşük bir evsafta bulunan nükleer varlıklarını, ABD anakarası bir yana, Washington'ın müttefiklerine karşı kullanmak Pyongyang için bir intihar anlamına gelecek olsa da, Kuzey Kore, savunma veya misilleme harekatında kimyasal ve belki de biyolojik silahlarını kullanabilir.

Kuşkusuz, Kuzey Kore'nin nükleer olmayan kitle imha silahları, sahip olduğu doktrin ve bu korkutucu varlıkları kullanmasının muhtemel yolları, ayrı, tamamen bu konuya ayrılmış bir makalede tahlil edilmeli. Bununla birlikte, bu yazı yine de okurlara genel bir bakış açısı sunabilir.

Kuzey Koreliler Askerden Arındırılmış Bölge'ye yakın noktalarda 'geçit vermeme/alan tutma' (A2/AD) misyonları yürütmek için kimyasal silahlarını kullanmaya kalkışabilir. KPA'nın, kontamine olmuş bölgelerde de operasyon yapabilecek eğitime sahip olduğuna dair analizlere bakılacak olursa, böyle bir seçenek Kuzey Kore liderliğinin karadan gelebilecek baskın bir saldırı tehdidi algılaması durumunda geçerli olabilecektir.

A2/AD misyonları ifa edebilmek için Pyongyang'ın kalıcı ve yıkıcı kuvveti yüksek kimyasal harp ajanlarına ihtiyacı var. Bu bağlamda, tercih edilecek kimyasal ajan muhtemelen VX olacaktır. Bu son derece tehlikeli kimyasal harp unsuru için atış vasıtası olarak KPA, topçu roketleri, balistik füzeler ve havadan-karaya mühimmatları kullanabilir.

Kuzey Kore'nin biyolojik silah envanteri, en üst düzeyde dikkat gerektiren diğer bir husus. Çoğu açık-kaynaklı istihbarat tahminlerine göre, Pyongyang'ın 'kıyamet cephaneliği', şarbon ve botulinum gibi 'klasik' biyolojik silahları içeriyor olmasına rağmen, bazı analistler Kuzey Kore'nin, halihazırda tamamen eradike edilmiş olduğu bilinen Çiçek hastalığı virüsünün bazı türlerini elde ettiğini ve bunları bir silaha dönüştürdüğünü iddia ediyor.

Düşman bir ulusun biyolojik silah programı konusunda askeri istihbarat ve casusluk faaliyeti yürütmek kolay değildir. Bu nedenle ABD istihbarat birimlerinin elde ettiği gizli bilgiler dahi Pyongyang'ın caydırıcı biyolojik silahları konusunda en güncel ve tam resmi sunmuyor olabilir. Bunun yanında, bazı biyolojik harp ajanlarının kullanıldığı durumlarda saldırının ilk safhaları tam bir salgın hastalık gibi görünebilir. Bu yüzden, eğer Kuzey Kore liderliği olayların tırmanma süreci içinde biyolojik harp yeteneklerini kullanma yoluna giderse, böyle bir saldırının yapılıp yapılmadığının tespiti dahi çok komplike bir iş olacaktır. Kuzey Kore'nin, biyolojik silahlarını, özellikle ABD ile müttefik olan komşularının nüfusunu terörize etmek için kullanabileceği değerlendiriliyor. Düşük ihtimal verilen ama etkisi çok büyük olabilecek bir senaryo ise Pyongyang'ın sponsorluğunda ABD topraklarında gerçekleştirilecek bir biyolojik terör saldırısı; ancak böyle bir saldırı Kim hanedanlığı için bir intihar saldırısı olacaktır.

Kimyasal ve biyolojik harp varlıklarının yanı sıra, Kuzey Kore'nin tercih edebileceği bir diğer terör silahı, göz korkutucu balistik füze envanteri olabilir. Bazı araştırmalar Kuzey Kore'nin ABD kıtasını vurma kapasitesine çoktan erişmiş olduğu önermesinde bulunsa da kıtalararası balistik füze (ICBM) teknolojisi çok karmaşıktır ve kimse düğmeye basılıp hedefe gönderilmeden önce bir füzenin operasyonel durumundan tam olarak emin olamaz.

Pyongyang, bir ABD saldırısı durumunda, bir misilleme stratejisi olarak kuvvetle muhtemel Güney Kore ve Japonya'nın kalabalık nüfus merkezlerine ya da büyük askeri tesislere balistik füze saldırıları icra etme kararı verebilir. Her iki ülkenin, ileri konuşlu ABD unsurları tarafından desteklenen füze savunma sistemleri var. Ancak, etkileyici müdahale oranlarının olması durumunda bile herhangi bir balistik füze saldırısı yerel nüfusun üzerinde büyük bir travma yaratabilir ve Japon ile Güney Kore şehirlerinden devasa bir göç dalgası tetikleyebilir.

Gerçek nükleer seçenek

Son fakat yine çok önemli bir mesele olarak şunun altını çizmeliyiz ki Kim hanedanlığının yararlanabileceği temel avantaj, tam bir rejim çöküşü gerçekleşmesi durumunda bunun nasıl olacağının ciddi bir belirsizlik arz ediyor olması. Böyle bir senaryoda ABD ve müttefikleri Kuzey Kore'nin bütün kitle imha silahları (KİS) ve balistik füze envanterini kontrol altına almak, hafif silahların kara borsaya düşmesini engellemek, KPA içinde oluşabilecek muhalif fraksiyonları izlemek ve dev bir mülteci dalgasıyla uğraşmak zorunda kalacaktır.

Tam bir rejim çöküşü ihtimalinin bu bahsettiğimiz komplikasyonları dahi, askeri seçenekler dahil, herhangi bir ABD hamlesinin kısa ve orta vadede sınırlı kalabileceğini gösteriyor.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kuzey-korenin-asimetrik-askeri-yetenekleri/893605 Mesajı Paylaş
Varlığını devam ettirmek için
Varlığını feda etmeye hazır değilsen
Bağımsızlığından ödün vermeye mahkumsun demektir

Alkyone

Kuzey Kore ile Ortadoğu'da komşu olmak


Dr. Can Kasapoğlu


Kuzey Kore rejimi son olarak hidrojen bombası denemesi iddialarıyla gündeme geldi. Eğer iddia doğruysa, söz konusu durum, uluslararası sistemin kapalı kutusu sayılan bu ülke açısından gerçek bir askeri devrim niteliğinde. Çünkü hidrojen bombası ya da termonükleer silahlar, Pyongyang'ın daha önce denediği basit atom bombalarından farklıdır. Zira füzyon reaksiyonuna dayanırlar. Somut etkileri bakımından değerlendirildiğinde, yıkıcı güçlerinin çok daha yüksek olduğu ve ciddi bir teknolojik yatırım gerektirdiği de vurgulanmalı. Örneğin ABD'nin hidrojen bombası üretimi, Japonya'da nükleer silah kullanımından ancak 7 yıl sonra gerçekleşebilmişti. Dahası, bir termonükleer harp başlığını balistik füzenin taşıyabileceği şekilde minyatürize etmek daha da zor bir iştir. Sonuç olarak, eğer test başarıya ulaştıysa, Pyongyang gerçekten üst seviyede bir caydırıcılığın ilk adımını böylece atmış oluyor.

Bununla birlikte, Türkiye'den bakınca 'çok tehlikeli, fakat çok uzakta' gördüğümüz Kuzey Kore, esasen yanı başımızda olabilir. Kuzey Kore 80'li yıllardan beri silah ihraç ediyor. Müşterileri ise çoğunlukla uluslararası sistem tarafından kabul görmeyen ve silah alımlarıyla ilgili yaptırımlara maruz kalan Ortadoğu ve Afrika ülkeleri. Pyongyang'ın bu ülkelere desteği, hafif silahlardan ve mühimmattan stratejik sistemlere kadar uzanan geniş bir portföye sahip. İran'ın balistik füze programı kapsamında kritik olan orta menzilli (1000-3500 km menzile sahip) füzeler ve Suriye'nin 2007 yılında İsrail tarafından vurulan el-Kibar nükleer reaktörü örneklerinde görüldüğü üzere, Kuzey Kore'nin stratejik silah sistemleri segmentindeki etkisi askeri olarak ciddi. Üstelik bu durum, Türkiye'nin sınırlarının hemen ötesinde yaşanan bir gerçeklik.

Kuzey Kore-Suriye askeri işbirliği

Suriye'deki Baas rejimiyle Kuzey Kore arasındaki askeri işbirliği on yıllara dayanan bir geçmişe sahip ve doğurduğu stratejik sonuçlar itibariyle Türkiye'ye yönelik önemli bir milli güvenlik tehdidi oluşturuyor. Zira söz konusu işbirliğinin odak noktasında, yüzlerce kilometrelik menzile sahip balistik füzeler ve kimyasal harp başlıkları bulunuyor.

Şam yönetimi, Hafız Esed döneminden itibaren ne Türkiye ne de İsrail ile askeri dengeyi konvansiyonel yollarla sağlayamayacağının bilincinde oldu. Çünkü konvansiyonel askeri pariteyi sağlayacak savunma ekonomisinden ve altyapıdan yoksundu. Bu açığı kapatmak için de bir yandan PKK örneğinde olduğu gibi terör örgütleri aracılığıyla vekalet savaşı icra etmeyi sürdürdü, bir yandan da -Ortadoğu'da "fakirlerin atom bombası" olarak nitelenen- kimyasal ve biyolojik harp yeteneklerine ve bunların atış vasıtası olan balistik füzelere yatırım yaptı.

Suriye'nin balistik füzeler için dış desteğe gereksinim duyduğu biliniyor. Katı yakıtlı taktik füzelerde İran'ın yardımı ön plana çıkarken (örneğin Suriye'nin envanterindeki M-600 füzesi bir İran Fatih-110 türevidir), sıvı yakıtlı kısa menzilli balistik füzeler için (Scud türevleri) Pyongyang en önemli tedarikçi konumunda.

Açık kaynaklı istihbarat analizleri, yakın geçmişte yaşanan bazı kazaların Suriye-Kuzey Kore askeri stratejik işbirliğini daha net ortaya koyduğunu değerlendiriyor. Bunlardan ilki, 2005 yılında bir test esnasında Türkiye sınırında düşen bir Scud-D füzesi. Kuzey Kore yapımı olan bu füze yaklaşık 700 kilometre menzile sahip ve daha gelişmiş uçuş karakteristiğiyle klasik Scud füzelerinden ayrılıyor. Ayrıca kitle imha harp başlıkları da taşıyabiliyor.

Bilinen son başarısız Scud-D testi ise Kuzey Koreli uzmanların denetiminde 2009 yılında yaşandı. Bugün Suriye'de Baas güçlerinin envanterinde önemli miktarda Scud-D füzesi olduğu tahmin ediliyor. Suriye'nin kimyasal silahsızlanma programı, Irak örneğinin aksine, kritik atış vasıtaları olan balistik füzelere dokunmadığı için, bu envanter hâlâ savaş suçları kabarık Suriyeli generallerin ve siyasi olarak da rejimin kontrolünde bulunuyor. Esasen Ankara'nın Suriye'deki kimyasal silahlarla ilgili başından beri savunduğu katı pozisyonun isabetli olduğu, kimyasal silahsızlanma girişimi sonrasında yaşanan sivillere yönelik katliamlarla bir kez daha görülmüş oldu.

Bugün NATO üyesi birçok önemli devletin üst düzey yetkilileri ve istihbarat kurumları, Suriye rejiminin kimyasal silah deklarasyonlarında hile yaptığını ifade ediyor. Aynı rejim, Halep'te sivil hedeflere yönelik birçok balistik füze saldırısı da gerçekleştirmişti. Dolayısıyla Suriye'de yaşanan krize çözüm ararken, bundan sonra uygulanacak silahsızlanma rejimlerinin balistik füzeleri de kapsayacak şekilde genişletilmesi ve Kuzey Kore yoluyla yapılacak olası hilelerin önüne geçilmesi büyük önem taşıyor. Zira Suriye iç savaşı boyunca Kuzey Kore'nin Baas rejimine askeri danışmanlar ve hatta pilotlar göndererek destek olduğu da uluslararası basına konu olmuş durumda.

2007 yılında ise, iddialara göre Suriyeli, Kuzey Koreli ve hatta İranlı personelin hayatını kaybettiği ve doğrudan kimyasal silahlarla ilgili daha tehlikeli bir kaza yaşanıyor. Temmuz 2007'de yaşanan bu olayda, merkezi sinir sistemini hedef alan Sarin ve VX gibi çok tehlikeli iki kimyasal harp ajanının denendiği belirtiliyor. En son İdlib'de görüldüğü üzere, Baas rejimi sivil hedefleri de kapsayacak şekilde birçok kez sarin türevleri kullandı. Ancak VX'e özel bir parantez açmak lazım; zira yıkıcı etkileri bakımından bu kimyasal harp ajanı yoğun kullanıldığında, bir taktik nükleer bombayla kıyaslanabilecek sonuçlar doğurabilir. Suriye'nin pratikte başarısızlıkla son bulduğu birçok kaynak tarafından teyit edilen kimyasal silahsızlanma programındaki kimi sorunların, bahse konu VX'ten kaynaklanıyor olduğunun iddia edilmesi ayrıca ürkütücü. İlginç bir anekdot olarak belirtilmeli ki, Kuzey Kore liderinin üvey kardeşi, 2017'nin Şubat ayında Malezya'da söz konusu kimyasal harp ajanı kullanılarak öldürülmüştü.

Kuzey Kore-İran askeri işbirliği

Kuzey Kore ve İran arasında nükleer işbirliğine yönelik iddialar olsa da, birçok uzman bu iddiaları, somut sonuç doğurma kapasitesi bağlamında henüz spekülatif olarak değerlendiriyor. Bunun iki önemli nedeni var: Tahran'ın nükleer programının sıklet merkezinde zenginleştirilmiş uranyum, Pyongyang'ın nükleer programının sıklet merkezinde ise -en azından başlangıçta- plütonyum bulunuyor. Ayrıca her iki ülkenin kullandığı santrifüj tiplerinin de farklı olduğu biliniyor.

Yine de Tahran ve Pyongyang arasında balistik füze geliştirme çabalarına ilişkin önemli bir işbirliği var. Açık kaynaklı istihbarat verileri, Kuzey Kore ile İran'ın stratejik silahlara ilişkin işbirliğinin, Tahran'ın 1987 yılında Kuzey Kore'den Scud-B füzeleri alımına dayandığını vurguluyor. Bazı uzmanlar, bahse konu savunma alımının daha komplike maddeler de içerdiğini, İran'ın Kuzey Kore'nin balistik füze programına finansal destek vermesi karşılığında Kuzey Kore'nin de elde edeceği kritik füze teknolojilerini İran ile paylaşmayı kabul ettiğini öne sürüyorlar.

Nitekim İran'ın stratejik envanterinde kısa menzilli sistemlerden orta menzilli balistik füze sistemlerine geçişte önemli bir eşik olan Şahab-3 Füzesi, esasen Kuzey Kore yapımı Nodong balistik füzesine dayanıyor. Şahab-3'ün daha gelişmiş bir versiyonu olan ve 1500 km üzerinde menzile sahip olan Kadir-1 balistik füzesinin de Pyongyang'ın yardımı ile modernize edildiği biliniyor. Bazı uzmanlara göre, Kuzey Kore ile İran arasındaki askeri işbirliğinin, füzeler kadar, minyatürize edilmiş denizaltıları da kapsaması halinde, Tahran'ın Hürmüz Boğazı gibi kritik geçiş noktalarındaki caydırıcılığında ciddi bir artış yaşanabilir.

Ortadoğulu bir Asya Pasifik tehdidi

Özetle, Kuzey Kore, askeri işbirlikleri dolayısıyla, Ortadoğu'nun ve Türkiye'nin sınırlarının 'hemen yanı başında' bulunuyor. Özellikle Suriye ile kurduğu savunma ilişkilerinin ve İran ile stratejik silah sistemleri bağlamında yaptığı işbirliğinin, bu açıdan mercek altına alınmasında büyük yarar var.

Washington ile Pyongyang'ın bir savaş ve tırmanma trendine girmiş olması çok kritik. Türkiye'ye uzak gibi görünse de, Ankara'dan bakınca birçok parametre, Ortadoğu'ya silah satışı durdurulmuş bir Kuzey Kore'yi ideal sonuç olarak gösteriyor.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/kuzey-kore-ile-ortadogu-da-komsu-olmak/904548 Mesajı Paylaş
Varlığını devam ettirmek için
Varlığını feda etmeye hazır değilsen
Bağımsızlığından ödün vermeye mahkumsun demektir

Alkyone

Zapad tatbikatı: NATO gerçekten endişelenmeli mi?


Dr. Can Kasapoğlu

Geniş çaplı stratejik tatbikatların Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri için özel bir önemi var. Kimi zaman on binlerce askeri personelle icra edilen bu devasa etkinliklerin, hem harbe hazırlık seviyesini yüksek seviyede tutmak hem de Moskova'nın eski Sovyet coğrafyasında hibrit askeri müdahalelerini kolaylaştırmak gibi işlevleri var. Nitekim hem 2008 Gürcistan hem de 2014 Ukrayna operasyonları böylesi büyük tatbikatları müteakiben yapılmıştı. Rusya'nın tatbikatlarında kategorik olarak iki temel hareket tarzı benimsediği söylenebilir. Bunlardan en dikkat çekeni, eski bir Sovyet konsepti olan 'baskın tatbikatlar'. Önceden haber verilmeden icra edilen bu faaliyetler, başkomutan olan devlet başkanından en küçük askeri birime ve hatta ilgili sivil idareye kadar, barış durumundan savaş durumuna geçiş performansını ölçmeyi hedefliyor. İkinci kategoride ise planlı tatbikatlar bulunuyor. Zapad (batı) bu tatbikatların başında geliyor. Zira bahse konu tatbikat kapsamında NATO'nun doğu kanadının hemen yanı başına, yani Rusya'nın batı askeri bölgesine çok büyük bir kuvvet konuşlandırılıyor.

Öncelikle Zapad tatbikatının askeri coğrafyasına bakmakta yarar var. Tatbikat, Rusya Federasyonu'nun batı askeri bölgesinde, yani Polonya ve Baltık ülkeleri (Estonya, Letonya, Litvanya) sınırında, Rusya toprağı olan Kaliningrad Oblastı'nda ve Belarus'ta gerçekleşiyor olacak. Sayılan tüm bu coğrafyada, 14-20 Eylül tarihleri arasında, Baltık ülkelerinin tamamının silahlı kuvvetleri toplamından ve NATO'nun bu ülkelerde konuşlandırdığı birliklerden daha fazla sayıda Rus askeri faaliyet gösterecek.

Bundan dört yıl önce düzenlenen Zapad kapsamında, Rus genelkurmayının iki husus üzerinde durduğu görülmüştü. Bunlardan ilki sivil-asker işbirliğini de kapsayan stratejik seferberlik kapasitesi: Yani Rusya'nın geniş coğrafyasından çeşitli birliklerin harekat alanına hızla intikal ettirilmesi. Örneğin Zapad 2013'ün intikal safhasında, ticari havayollarından dahi faydalanılmıştı. Böyle bir hareket tarzı Sovyet döneminde kolay olmakla birlikte, mevcut ekonomik sistemde aşılması gereken zorluklarla nasıl başa çıkılacağı, uzmanların cevap aradığı bir soru. Bazı açık kaynaklı analizler, Zapad 2013 sırasında Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri'nin caydırıcı muharip yetenekleri kadar, büyük birliklere lojistik destek sağlanması çerçevesinde yakıt ikmalinde aksamalar gözlemlendiğini de not ediyorlar. Eğer bu tespit doğruysa, Moskova açısından kritik önem arz ettiği söylenebilir. Zira harp durumunda, lojistik ve bilhassa yakıt ikmalinde yaşanabilecek en küçük aksama, Rusların daha birkaç yıl önce yeniden aktive ettiği 1. Muhafız Tank Ordusu için ciddi bir sorun olacaktır. Bu noktada birçok uzman, Rusya'nın özel akaryakıt şirketlerinin askeri bir tatbikatı -ya da harekatı- desteklemek hususunda gereken tecrübenin uzağında olduğunu düşünüyor. Dolayısıyla Zapad 2017, Rus sivil-asker işbirliğini ve stratejik seferberlik kapasitesini gözlemlemek ve 2013 tatbikatıyla kıyaslamak için önemli bir fırsat sunacak.

Rus tatbikatlarında şeffaflık ve bildirimler

Rusya Federasyonu'nun tatbikatlarıyla ilgili olarak NATO ve Avrupa'nın güvenliği açısından kaygı verici husus, bahse konu askeri faaliyetlerin birçok yönüyle şeffaflıktan uzak olmaları. Bu bağlamda Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı'na (AGİT) yapılan bildirimler, özellikle Zapad 2009 ve Zapad 2013 için epey problemli olmuştu. Bahse konu sorunlardan en önemlisi, hem Moskova'nın hem de Minsk'in tatbikatı birkaç parçaya bölerek birçok kısım için katılacak askeri personel sayısını 13 binin altında göstermeleri. Bunu yaparak AGİT'in askeri tatbikatları izleme çerçevesi olan Viyana Belgesi'nin 'arkasından dolaşılmış' oluyor. Zira söz konusu belgedeki son düzenlemeler, 13 bin mevcudun üzerindeki tatbikatlar için daha sıkı bildirim ve gözlem şartları öngörmekte. Nitekim 2013 yılında düzenlenen Zapad tatbikatı böyle bir şeffaflık sorununu beraberinde getirmiş, sonrasında da Moskova'nın Kırım'a ve ardından Ukrayna'nın doğusuna hibrit müdahalesi gelmişti.

Rus tatbikatları ve özellikle de Zapad için en ciddi problemlerden biri de senaryoları. Resmi olarak, Zapad çerçevesinde birçok askeri faaliyet "terörle mücadele" olarak adlandırılıyor. Öte yandan, Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri'nin söz konusu terörle mücadele faaliyeti için kullandığı enstrümanlar arasında, nükleer harp başlığı taşıma kapasitesine sahip SS-26 İskender taktik balistik füzeleri, stratejik bombardıman uçakları, geniş çaplı amfibi çıkarma unsurları, çok sayıda tank ve elit hava indirme birlikleri de bulunuyor. Dolayısıyla, orta büyüklükte bir ülkeyi işgal edebilecek kadar kuvveti Baltık ve Polonya sınırına yığan Zapad'ın bir terörle mücadele tatbikatı olduğunu iddia etmek gerçekçi değil. Hatta kimi yayınlar, 2009 yılında düzenlenen Zapad tatbikatının senaryosuna taktik nükleer silahların da dahil olduğunu belirtiyor. Moskova bu senaryoyu hiçbir zaman açıkça kabullenmese de, Rus askeri doktrininin ilerleyen yıllarda aldığı hal, konvansiyonel tehditler karşısında taktik (Rus askeri terminolojisinde sub-stratejik) nükleer silahların kullanımını açıkça öngörüyor.

Peki, üzerinde bu kadar tartışılan Zapad 2017 tatbikatının senaryosu, amaçları ve içeriği nedir? Resmi olarak açıklanan amaç, Rusya ve Belarus arasında stratejik komuta-kontrol düzeyinde müşterek harekat icrası kapasitesinin, harbe hazırlık seviyesinin ve askeri yeteneklerin test edilmesi. Bu çerçevede, Belarus'un Letonya, Litvanya ve Polonya sınırlarındaki kuvvetlerinin ve Rusya'nın Kaliningrad birliklerinin denetlenmesi, kara-hava-deniz kuvvetleri ve özel kuvvetler arasındaki eşgüdüm ve müşterek harekat imkanlarının ve kabiliyetlerinin geliştirilmesi, yeni silah sistemlerinin denenmesi ve lojistik kapasitenin değerlendirilmesi, öncelikli hedefler olarak ön plana çıkıyor.

Belarus'a sızan terörist gruplar

Tatbikatın senaryosunun Rusya Federasyonu ve Belarus genelkurmayları tarafından hazırlandığı, 2017'nin Mart ayında Başkan Lukaşenko ve Başkan Putin'in onayından geçtiği belirtiliyor. Tıpkı Zapad 2013 gibi, "terörist gruplarla mücadele" teması kritik bir yer tutuyor. Zapad 2017'nin merkezinde hayali Vayşnoria devleti bulunuyor. Söz konusu hayali devletin coğrafyasının önemli bir kısmı, Belarus'un Polonyalı azınlığının yoğunlukla yaşadığı Grodno. Senaryoya göre "Batılı bazı devletler" tarafından desteklenen silahlı muhalif grupların kontrolündeki Vayşnoria'ya ve bu grupların Kaliningrad'a sızmaya çalışan uzantılarına karşı "Kuzey devletlerinin" (Belarus ve Rusya) bir harekat icra etmesi öngörülüyor. Hayali Vayşnoria'yı destekleyen devletler ise Lubenia ve Vesbaria adlı iki düşman ülke. Açıkçası, Lubenia Polonya ile, Vesbaria ise Litvanya ile büyük benzerlikler gösteriyor. Dolayısıyla Minsk ve Moskova'nın aklında, Varşova tarafından desteklenecek Belarus'taki Polonyalı azınlığın silahlı isyanına ilişkin bir tehdit algılaması olduğu anlaşılıyor. Büyük olasılıkla bu abartılı algının temelinde ise eski Sovyet coğrafyasındaki "renkli devrimlerin" izleri var.

Senaryoya göre Kuzey devletleri, yani Rusya ve Belarus güçleri, harekatın ilk kısmında (14-16 Eylül) durumu kontrol altına almaya ve düşmanın cephe gerisine sızmasını önlemeye yönelik faaliyetlere odaklanırken, 20 Eylül'e kadar sürecek ikinci safhada yoğun taarruzlarla düşmanı kesin yenilgiye uğratacak. Özellikle Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri'nin envanterine giren yeni ekipmanları görmeyi beklediğimiz safha da söz konusu ikinci bölüm. İlk bölümde ise Batı'daki emsallerinin önünde olan ve bir acil müdahale kolordusu gibi görev yapan Hava İndirme Birlikleri'nin (VDV), Rus iç güvenlik servisi FSB'nin sınır güvenliğinden sorumlu birliklerinin ve İçişleri Bakanlığı (MVD) altında faaliyet gösteren askeri ve paramiliter unsurların önemli bir rol oynaması bekleniyor. Özellikle not edilmesi gereken husus şu ki Zapad tatbikatlarına katılan asker sayısı hakkında Rusya ve Belarus'un AGİT'e bildirimleriyle NATO üyesi ülkelerin tahminleri arasında uçurum olmasının önemli nedenlerinden biri de MVD ve FSB bünyesindeki silahlı personelin tatbikata iştirakiyle ilgili çoğu zaman bildirim yapılmaması.

Zapad 2017, Rusya'nın Suriye'ye müdahalesinden öğrendiği dersleri ve askeri analizlerini yansıtabileceği en önemli fırsat olacak. Peki bu ne anlama geliyor? Suriye'den öğrenilen dersler arasında, Rus topçusunun -"dost ateşi" başta olmak üzere- özellikle 2008 Gürcistan müdahalesi sırasında gösterdiği zafiyetlerin, insansız hava araçlarının topçu ve çok namlulu roketatar unsurlarıyla entegrasyonu sayesinde aşılması bulunuyor. Rus Hava Kuvvetlerinin Soğuk Savaş'ın bitiminden sonra kronik sorunlarından biri olan pilotların gerçek harp koşullarındaki uçuş saati yetersizliği ve eğitim eksiklikleri de, iki yıldır süren Suriye müdahalesi sırasında yüksek sorti oranlarıyla önemli ölçüde aşılmış görünüyor. Bu durumun tek istisnası donanma havacılığı, zira Amiral Kuznetsov uçak gemisi vasatın altında bir sınav verdi. Ayrıca su-üstü ve denizaltı platformlarından ateşlenen Kalibr seyir füzelerinin, Rusya'ya ilk defa akıllı konvansiyonel silahlarla uzun menzilli nokta müdahale imkanı tanıdığını da unutmamak gerekiyor. Son olarak, Rus özel kuvvetlerinin ve Hava İndirme Birlikleri'nin dost ülke savunması ve gayrinizami harp kapsamında elde ettiği tecrübeler de çok kritik. Tüm bu sayılanlara ek olarak Suriye'de 160'tan fazla yeni askeri ekipmanın, bazıları envantere dahi girmeden, gerek Suriye Arap Silahlı Kuvvetleri gerekse Rus unsurları tarafından çok zorlu koşullar altında denendiğini eklemek gerekiyor.

Jeopolitik ve askeri trendler

Bu çalışmanın sonuna geldiğimize göre, en kritik soruyu doğrudan sormakta yarar var: NATO'nun gerçekten endişelenmesi gerekiyor mu? Bu sorunun yanıtı 'evet'. Ancak uluslararası medyada ve küresel strateji çevrelerinde çoğu kez dile getirilen nedenlerden ötürü değil. Açıkça ifade etmek gerekirse, NATO'nun Rusya Federasyonu ile ilgili endişelenmesi gereken şey, Kırım'da ya da Donbass'ta ortaya çıkan "küçük yeşil adamlar", Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması'yla (INF) belirlenen limitleri ihlal etmesi muhtemel SS-26 İskender füzeleri ya da Krasukha-4 sisteminin muazzam elektronik harp kapasitesi değil. Kuzey Atlantik İttifakı'nın Rusya ile ilgili tehdit algılamasını gerektirecek iki şey var: Jeopolitik ve askeri trendler.

Rusya Devlet Başkanı Putin, Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla birlikte milyonlarca Rusun Rusya sınırları dışında kalmasını jeopolitik bir felaket olarak yorumluyor. Bu değerlendirme, Başkan Putin'in kişisel entelektüel analizinden çok, bugün Moskova'da hakim olan güvenlik ve savunma elitinin stratejik kültürel kodlarını yansıtıyor. Dolayısıyla Rusya Federasyonu'nun eski Sovyet coğrafyasına yönelik sert politikalarını konjonktürel bir tercih olarak değerlendiren iyimserler fena halde yanılıyorlar. Çünkü "uluslararası silahlı çatışma", duvara asılan siyasi haritalarla akıllarda ve kalplerde asılı olan stratejik kültürel haritalar birbirlerini tutmadıklarında, insan gruplarının verdiği tepkiye verilen isimdir. Eski Sovyet coğrafyasında, siyasi haritalarla stratejik kültürel haritalar arasında ciddi bir uçurum var ve bölgede NATO üyesi devletlerin, ittifakın yetenekleri olmaksızın varlıklarını devam ettirme kapasiteleri sınırlı.

NATO'nun endişelenmesi gereken ikinci konu ise askeri trendler. 1994-1996 Rus-Çeçen savaşında Rusya Federasyonu Silahlı Kuvvetleri'nin ortaya koyduğu kötü performans, "Sovyetler'in parçalanma süreci devam ediyor mu" sorularını beraberinde getirmişti. Aradan yirmi yıl geçtikten sonra aynı Rusya, Karadeniz'in en stratejik noktalarından biri olan Kırım'ı zayiat vermeden ele geçirdi, Hazar denizinden ateşlediği seyir füzeleri ile İran, Irak, Suriye hava sahalarından uçarak hedeflerini vurduktan sonra muharebe hasar kıymetlendirmesini insansız hava araçlarıyla yaptı ve Suriye'de hava ve deniz köprüsü kurarak görece küçük bir kuvvetle iç savaşın seyrini değiştirdi.

Asıl korkulması gereken soru

Moskova'nın şimdiki hedefi 2020'li yılların başında silahlı kuvvetlerinin envanterinin en az yüzde 70'ini modern ekipmanla donatmak ve askerlik hizmetini yapanlar dışında 500 bin civarında profesyonel asker istihdam etmek. Bu arada, Rusya'nın taktik nükleer silahlar konusunda sayısal ve fonksiyonel üstünlüğü elinde bulundurduğunu ve düşmanın manevra yeteneklerini kısıtlayan A2/AD (anti-access/area denial) konseptlerinde oldukça yol aldığını da not edelim. 1990'lardan başından 2010'lu yılların sonuna gelindiğinde, yukarıda özetlenen mesafeyi kat eden Moskova, 2020'li ya da 2030'lu yıllarda Baltık bölgesinin savunmasında herhangi bir zafiyet sezerse ne yapar? İşte NATO'nun endişelenmesini gerektiren ikinci konu da bu soruya verilebilecek çok da iyimser olmayan yanıtlar.

Tüm bu gelişmeler karşısında Washington, daha doğrusu Pentagon, Ukrayna müdahalesinden sonra, bir yandan -Rus Genelkurmay Başkanı Gerasimov'un adıyla anılan- Moskova'nın hibrit harp konseptlerini anlamaya çalışırken, diğer yandan da daha fazla savunma harcaması için müttefiklerini ikna etmeye çalışıyor. Almanya savunma harcamalarını NATO standartlarına çıkarmak konusunda istekli değil. Bu nedenle, AGİT zeminini kullanarak, farklı bir diplomatik manevrayla Avrupa Konvansiyonel Kuvvetler Antlaşması'nı ve askeri tatbikatları şeffaflaştıracak diğer önlemleri Rusya için yeniden cazip kılmaya çalışıyor. Öte yandan Kremlin'in eski Sovyet coğrafyasına ilişkin jeopolitik yorumu -ve bu coğrafyanın bir bölümünün halihazırda NATO üyesi olması- sebebiyle, Almanya'nın yeni bir silahsızlanma rejimi ve güven yaratıcı önlemler üzerinden Rusya-NATO gerilimini minimize etmesi, açıkçası gerçekçi görünmüyor. Elbette bir de Baltık ülkelerinin ve Polonya'nın durumu var: Bu devletler hemen her Rus tatbikatını bir korku filmi izler gibi takip ediyorlar ve 2008-2014 dönemine bakılırsa haksız da sayılmazlar.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/zapad-tatbikati-nato-gercekten-endiselenmeli-mi/910945 Mesajı Paylaş
Varlığını devam ettirmek için
Varlığını feda etmeye hazır değilsen
Bağımsızlığından ödün vermeye mahkumsun demektir


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter