Analiz: Türkiye’nin S-400 Satın Alımı ve Yansımaları

Başlatan Savtera Teknoloji Masası, Tem 29, 2017, 04:32 ÖS

« önceki - sonraki »

Savtera Teknoloji Masası

Tem 29, 2017, 04:32 ÖS Last Edit: Tem 29, 2017, 05:07 ÖS by ayibarishi
Savtera Savunma Analizleri:


Türkiye'nin S-400 Satın Alımı ve Yansımaları - 1

Aybars Meriç/Savtera Enstitüsü


Bildiğiniz gibi ülkemizin Rusya'dan S-400 gelişmiş hava savunma sistemlerini satın alma girişimi ve buna karşı sergilenen uluslar arası tepkiler, savunma alanındaki en sıcak başlık olma durumunu sürdürmektedir. Bu konuda bir uzmanlığı olsun yada olmasın herkesin fikir beyan ettiğini görüyoruz. Ayrıca bu satın alım askeri, politik, stratejik birçok alt başlıkta değerlendirilebileceği için, her konunun uzmanı kendi cephesinden yorumlar yazma imkanı da bulabiliyor. Konunun milli güvenliği direkt ilgilendiren stratejik derinliğiyle gelen sessizlik ise, yanlış algılamalara yol açabiliyor. Bu nedenle sizlere daha derli toplu bir değerlendirme sunmak, takip eden zamanlar için bir referans noktası oluşturmak kaygısıyla, bu yazıyı kaleme aldık.

Odağımız oldukça uzun menzilli bir hava savunma sistemi. Bu nedenle ilk olarak, "Bu tipteki akıllı silahlar için dost düşman tanımlama sistemi gerekli midir ve gerekli ise neden?" sorularına yanıt arayacağız. Gelin konuyu basit bir örnek vererek ele alalım. Elinizde bir piyade tüfeği ile düşmana güpegündüz nişan aldığınızda, tetiği çekmeden önce aklınıza her hangi bir soru takılmaz. Çünkü ateş etmek üzere olduğunuz düşmanı zaten görüyorsunuz. Fakat piyade silahını yere bırakıp bir Fırtına obüsünün başına geçersek, tetiği çekmeden önce emin olmamız gerekir. Çünkü 30-40 km. mesafedeki, kendi birliklerimizle yakın çatışma içinde olan düşmana, o top mermisini isabet ettirmek zorundayız. Bu nedenle, ateş açacağımız noktada kendi askerlerimizin olmadığından, düşman askerlerinin olduğundan, rüzgar vb. doğa koşullarının top mermisi havada iken onun yönünü değiştirmeyeceğinden, top mermisi hedefine ulaşırken son aşamada bir binaya, tepeye, ağaçlara temas edip kendi askerlerimizin üzerinde patlamayacağından, tüm faktörleri hesap ederek doğru nişan aldığımızdan emin olmalıyız. Top mermisi havada mı patlayacak, yere düşünce mi patlayacak, gecikerek mi patlayacak, bunu sağlayacak doğru tapayı seçmeli, kendi adamlarımıza zarar vermeyecek doğru mühimmat tipini seçtiğimizden de emin olmalıyız. İşte menzil farkı ile basit ve güdümlü olmayan iki ayrı silah tipinin kullanımı arasında dahi, bu derece ciddi fark bulunmaktadır.

Hele günümüzün en hızlı ve dinamik, en yüksek teknolojisini barındıran, en çabuk reaksiyon vermesi gereken, hatayı kesinlikle tolare etmeyen, askeri havacılık alanında bu durum; çok daha ciddi bir vahamet içermektedir. Zira 150 km. ilerideki son derece hızlı bir hedefe füze attığınızda, hele kısıtlı bir zaman pencereniz varken, onun düşman olduğundan, dost olmadığından, sivil olmadığından, gerçek bir düşman olup sahte bir hedef olmadığından, elektronik harp vasıtasıyla yaratılmış sanal bir hedef olmadığından, emin olmalısınız. Bunları sağlamak için bir başlangıç olarak ise, kesinlikle sağlam bir dost düşman tanıma (IFF: Identify Friend or Foe) sistemine sahip olmanız şarttır.

Tabi ki bu durum zihinlerimizde ikinci bir sorunun belirmesine neden olmaktadır. Peki ülke olarak biz milli bir IFF sistemine sahip miyiz? Bu amaçla nasıl bir sistem kullanıyoruz birlikte inceleyelim. Açık kaynaklardan da teyit edebileceğiniz gibi, çok uzun yıllardan beridir milli IFF sistemleri üzerinde çalışmaktayız. Bununla birlikte henüz kamuoyuna açıklanan, kullanıma girmiş, yerli bir dost düşman tanıma sistemine sahip değiliz. Bununla birlikte Ar-Ge kapsamında deneysel sistemlere sahip olmamız gayet olasıdır. Peki, bu husus neden öncelikli ve kritik bir faktör olarak odaklandığımız ve başardığımız bir savunma sanayi alt sistemi olmamıştır? Çünkü zaten kullandığımız bir sistem olduğundan ihtiyacımız aciliyet kazanmamıştır.

Şu ana kadar tüm askeri yapılanmamızı; katı NATO standartları üzerinde, NATO üyesi ülkeler tarafından üretilmiş silah ve platformları kullanarak, tüm yerli üretim silah sistemlerini, platformlarını ve mühimmatlarını yine bu katı NATO standartlarına uydurarak, NATO standardı harp konsept ve birlik yapılanmaları içerisinde çözmüş bulunuyoruz. Dolayısıyla başta Hava Kuvvetleri olmak üzere NATO standardı IFF sistemleri zaten ordumuzun kullanımındadır. Bu nedenle milli bir IFF sisteminin hayata geçirilmesinin öncelikli olarak ele alınmamasını doğal karşılamalıyız.

NATO standardı IFF sistemine sahip olmakla elde ettiğimiz önemli avantajlar da mevcuttur ha keza. Ciddi bir mühendislik yükünden ve biraz da ağırlıktan kurtuluyoruz. Müttefik ülkeler ile çok daha başarılı biçimde ortak çalışmalar / operasyonlar yapabiliyoruz. Her hangi bir NATO standardı yeni sistemi, mevcut altyapımızı bozmadan savaş kompozisyonuna ilave edebiliyoruz. İttifak çerçevesinde dışarıya kaydırdığımız askeri güçleri, yada yurt dışından bizim ülkemize gelen askeri güçleri, mevcut sistemin içine direkt entegre ederek, etkin biçimde kullanabiliyoruz.

Fakat milli bir sisteme sahip olmamanın ciddi bazı dezavantajları da var. Örneğin görüş ötesi bir hedefe angaje olmanız gerektiğinde IFF sistemleri büyük önem taşır. Bu nedenle sahip olduğunuz NATO standardı sistemin bilgisayarı, IFF ünitesine sorar: Hedef dost mu, düşman mı? Müttefik olarak görünen bir hedefe angaje olmayı reddedecektir. Yani NATO standardı bir sistemle Amerikan, Yunan, İsrail ve beklide Irak F-16 uçaklarına füze atamazsınız. Bunu yapabilmek istiyor iseniz, ya NATO standardı dışında bir hava savunma sistemine sahip olacaksınız, ya milli bir IFF sistemine sahip olacak ve bunu NATO standardı (yada değil) sisteminize entegre etme yetkisine / iznine sahip olacaksınız, yada tamamen milli üretim bir hava savunma sisteminiz olacak ve yazılımsal olarak istediğiniz zaman bu özelliği devre dışı kılabilecek özgürlüğe sahip olacaksınız.

Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Türk Savunma Sanayisinde son yıllarda başarıyla gözlemlediğiniz, yerli akıllı mühimmat çalışmalarının önemli bir sebebi de budur. Eğer tamamen yerli bir mühimmata sahipseniz, onun hangi hedefi, hangi şartlarda vurup vurmayacağını da kendiniz seçebilirsiniz. Yani yapılmakta olan bu çalışmalar politik açıdan bağımsız bir savunma sanayi kurma, kendi silahlarını kendi milli çıkarları doğrultusunda kullanabilme açısından, en doğru başlangıç noktasını teşkil etmektedir.

Ayrıca bir başka dezavantajı da vurgulamak lazım. NATO üyesi ve müttefiki ülkelerin ortak geliştirdikleri ve birçok ülkenin güvenliği için hayati öneme sahip olan bu sistemleri, "tam bir mutabakat olmadan", başka bir ülke tarafından üretilmiş silah sistemlerine entegre edemezsiniz. Zira kritik önemdeki bu bilgilerin sızması, yalnızca sizin değil birçok müttefik ülkenin güvenliğini tehlikeye atar.

Görüş ötesi iletişim konusuna girdiğimizde IFF sistemleri dışında büyük önem taşıyan başka bir alt sistem daha var. Data Link. Peki bu sistem ne işe yarar, şart mıdır? Kesinlikle evet, ama birazcık da hayır. Kafanız mı karıştı? Hadi biraz geçmişe dönelim ve bundan 20 yıl öncesinin cep telefonlarını hatırlayalım. İstediğimiz bir başka cep yada ev telefonuyla konuşabiliyorduk. Ah bir de SMS yani kısa mesaj atabilme / alabilme özelliği vardı. İşte data link olayının atası budur. Kablosuz olarak bir verinin bir başka yere iletilmesi. Ardından teknoloji gelişti. Renkli ekrana sahip, kameralı telefonlar görülmeye başlandı. Artık MMS yani görüntülü sesli mesaj da atabiliyor olduk. Son derece kısıtlı da olsa internet bağlantısı da sağlanabiliyordu. Ardından GPRS teknolojisi (2G) geldi. Göreceli olarak yavaş da olsa internet bağlantısı sağlandı, internet gerektiren aplikasyonlar telefona girmeye başladı, telefonlar daha da akıllandı ve gelişti. Ardından 3G teknolojisi ve artık tamamen bir bilgisayara dönüşmeye başlayan, akıllı telefonlar, sosyal ağlar, sürekli ve hızlı kablosuz internet, oyunlar, reklamlar vs.vs. Günümüzde akıllı telefonlar gerçekten etkili bir data link aracı haline geldi. Artık günümüzde telefonun konuşma özelliğinden çok, veri iletişimi özelliğini (hatta 7/24) kullanıyoruz. İşte bu gelişmiş data linkin NATO askeri dilindeki karşılığı: Link-16'dır.

Telefonunuzun internetini kapayabiliyorsunuz. Elbette Link-16 olmadan da savaş gücüne sahip olabilirsiniz. Fakat tümleşik bir taktik resme sahip olamazsınız. Sınırınızın 300-400 km ilerisinde harekat icra eden bir uçağınızın sensörleri, ateşlenen bir balistik füze gördüğünde, bunu hava savunma sistemlerinize anında aktaramazsınız. Yakıt ışığınız bingo yandığında, en yakın yakıt ikmal uçağını ve durumunu hesaplayarak, harekâta devam etme ya da cayma yönünde bir karar veremezsiniz. Örnekler çok daha çoğaltılabilir fakat özü aynıdır. Şu andaki telefonunuzdan interneti tamamen kaldırmak. En önemlisi de müttefiklerinizin tam mutabakatı olmadan, aynı IFF sistemlerinde olduğu gibi, Link-16 sistemlerini de bir dış platform için kullanıma açamazsınız. Tabi milli bir data link kabiliyetine sahip iseniz bu değişir. Fakat milli sisteminizi de kimlere güvenip, ne ölçüde, hangi dış güçlerin teknik değerlendirmesine açacaksınız? Bu oldukça önemli bir sorudur.

S-400 sistemine sahip olmak belki ileride ortak üretmek, Fransa ve İtalya ile milli bir sistem geliştirme yolunda teknik işbirliği anlaşması imzalamak, sonuçta çağımız modern muharebe sahasının ihtiyaçlarını göze alarak bizim için yeni bir mecrada hareket etmeye başlıyoruz. Dolayısıyla diğer ülkelerin bu husustaki çalışmalarını incelemekte büyük bir fayda var. Buna günümüzde modern, uzun menzilli, balistik füze önleme kabiliyetini de barındıran, hava savunma sistemi üretebilen ülkeler ve bunların sürdürdüğü programlar çerçevesinden bakalım.

ABD: Bu hususta öncü olan ülkedir. Kara konuşlu Patriot ve THAAD sistemlerine, deniz konuşlu SM-2 ve SM-3 sistemlerine sahiptir. Sistem çeşitliliği ve muharebe deneyimi ile alanında dünya lideridir ve neredeyse tüm sistemleri ciddi ihraç başarısı yakalamıştır. Detaylı bilgiler bir web araması kadar yakınınızda olduğu için girmeyeceğim. Ayrıca kıtalar arası balistik füzeler ile (ICBM) benzeri teknolojiyi kullanan bu nedenle asla dış pazara sunulmayacak GBI önleme füze sistemine de sahiplerdir.

Avrupa: Gerek kara gerek deniz üzerinde kullanılabilen Aster serisi hava savunma sistemlerine sahiptir. MEADS vb. gelişim aşamasında olan Avrupalı sistemler de vardır. Tamamen NATO standardı ürünlere sahip olup, kolay bir şekilde milli sistemlerimize sorunsuzca adapte edilebilirler. Avrupa ülkelerinin teknolojik alt yapısı bu alanda sürekli olgun ve yeni ürünler sunmaya müsaittir. Fakat yüksek maliyetler, birçok ülkenin birleşiminin getirdiği dezavantajlar, zaman, mükemmeliyetçilik gibi bazı doğal zaafları Avrupa projelerinin ortak yanı olarak görmekteyiz.

İsrail: ABD ile birlikte geliştirdikleri ulusal hava savunma sisteminin bir parçası olarak Arrow-2/3 sistem ailesine sahiptir. Iron dome, Iron Fist, Barak vb. birçok yerli hava savunma silahı ile de teknolojik bir öncü olmak konumundadır. Sahip olduğu tüm sistemleri NATO standardı olarak kabul edilebiliriz. Fakat hepsi tamamen milli egemenlikleri altındadır. Arrow ailesinin her hangi bir üçüncü ülkeye ihracatı beklenmemektedir.

Rusya: Rus silahlı kuvvetler konseptinde hava savunma, büyük bir önceliğe sahiptir. Bu nedenle çok uzun yıllar boyunca bu konu, diğer tüm askeri alanlardan ayrı bir önceliğe sahip olmuş, hiçbir zaman fon sıkıntısı çekmemiş, en değerli teknik ekiplerin ana çalışma alanı olarak günümüze kadar gelmiştir. Görüş ötesi önleme kabiliyeti olarak günümüzde S-300, S-400, S-350, Buk-M2/M3 sistemleri aktif kullanılmaktadır. Kendi standartlarında, katmanlı, başarılı, ciddi ihracat olanağı yakalamış, hava savunma sistemleri üreticisidir.

Çin: HQ serisi birden fazla yerli hava savunma sistemine sahip olup, İsrail'den gizlice teknoloji transferi yaptığı da bilinmektedir. Bununla birlikte bu ülkenin Rus S-300/400 sistemlerinin de en büyük müşterisi olması, yerli üretim sistemlerinin ne derece güvenilir olduğunu sorgulamamıza sebep olmaktadır. Türkiye'de HQ-9 (FD-2000) füzesi ile tanıdığımız bir ihale macerası yaşamıştır. Kardeş ülke Pakistan bu sistemin mutlu bir kullanıcısıdır.

Tayvan: Çin ile denge politikası izleyen ülkelerin silah ihracatı zorlukları nedeniyle kendi Patriot dengi sistemini geliştirme çalışmalarını 2013 yılında bitirmiştir (Tien Kung 3). Bununla birlikte Patriot sistemi ABD'den ihracat onayını alınca, daha düşük niteliklerdeki yerli sistemin üretimi sekteye uğramıştır.

İran: Bu husustaki macerasına ambargo zamanı erken dönem S-300 ve Buk-M1 sistemlerinin ful dokümantasyon ve kaynak kodlarını alarak başlamıştır. (Rusya'nın bazı kodları İsrail ile paylaşması ve bunun açığa çıkması İran'ın taleplerini kolaylaştırmıştır.) İlk olarak özelleştirilmiş / yerlileştirilmiş versiyonları hava savunma kuvvetlerinin envanterine sokmuştur. Yakın zamanda ise özgün gibi görünen bir ürün tanıtmış olup (Sayyad-3), sistemin etkinlik derecesi bilinmemektedir.

Hindistan: Yerli hava savunma sistemleri üreten ve ihraç etmeye başlayan (Akash - Vietnam) bir ülkedir. İsrail ile Barak-8 vb. birçok ortak savunma projesi mevcuttur. Kendisine ait Prithvi kökenli AAD ve PAD önleyici füzeleri üzerinde de çalışmaktadır. (ABD GBI dengi) Rusya'dan S-400 alımı ile ilgilendiği de bilinmektedir. Konumuza mazhar ayarda yerli bir sistem üretme yönünde çabalarına devam etmektedir. Yakın gelecekte başarıya ulaşması muhtemel bir ülkedir.

Kuzey Kore: Son derece kapalı bir ülke olduğu için detaylı bilgi vermek mümkün değildir. Bununla birlikte Rusya'dan erken dönem S-300 ya da Çin'den HQ-9 veri paketi alarak kendi uzun menzilli hava savunma sistemini geliştirmiş olup (KN-06), yakın zamanda testlerini dünya kamuoyuyla paylaşmıştır. Servise girme derecesi ve etkinliği hususunda her hangi bir somut veri mevcut değildir.


Aybars Meriç
Savtera Enstitüsü Mesajı Paylaş

Savtera Teknoloji Masası

#1
Tem 29, 2017, 04:33 ÖS Last Edit: Tem 29, 2017, 05:08 ÖS by ayibarishi
Savtera Savunma Analizleri:

Türkiye'nin S-400 Satın Alımı ve Yansımaları - 2


Güney Kore: Bu ülkeyi özel olarak incelememiz gerekmektedir. Çünkü tamamen NATO stadardı silahlara, kuruluş ve organizasyona sahip olan Güney Kore'nin, hava savunma alanında Rusya ile ciddi bir teknik işbirliği söz konusudur. Türkiye'nin S-400 alımıyla ilgili sızan ilk haberlerin Güney Kore kaynaklı olduğunu hatırlar isek, söz konusu işbirliğinin seviyesi hakkında bir fikir elde etmiş oluruz. Ayrıca S-400 süreci ile bu ülkeyle aynı ayakkabıyı giymeye başladığımızı söyleyebiliriz.

Hava savunma alanındaki ilk Güney Kore - Rusya işbirliği, Almaz-Antey dizayn bürosu tarafından geliştirilen ve hayata geçirilmemiş orta menzilli bir füzenin veri paketini kullanarak, (Cheolmae-2) KM-SAM füze sistemini geliştirilmesiyle başlamıştır. Eskiyen ABD imali Hawk füze bataryalarının yerini almak üzere geliştirilen bu sistem, 15 km. irtifa ve 40 km. menzilde başarılı bir savunma yapmaktadır. Bu füzenin çok kısa menzilli balistik füzelere ve uzun menzilli topçu roketlerine karşı da etkin olacağı varsayılmaktadır. Bu özeliği ile Cheolmae-2 biraz da; Iron Dome, Barak-8, SeaSparrow-2 , NASAMS benzeri bir yapı sunmaktadır. Füzenin gemilerin öz savunması için kullanılacak bir versiyonu için de çalışmalar yürütülmektedir. Söz konusu teknik işbirliği çerçevesinde Rusya da kendi versiyonunu geliştirmiş olup, S-350 adıyla yakın zaman içinde servise almaya ve ihraç etmeye başlayacaktır. Füze tüm testlerini başarıyla tamamlamış olup, düşük seviyeli üretim fazındadır, 2018 yılında seri üretime girecektir. Hali hazırda birçok potansiyel uluslar arası müşterinin de ilgisini çekmiştir.

Ayrıca Güney Kore hava savunma alanında Rusya ile yaptığı işbirliğinden oldukça memnun kalmıştır. Bu nedenle S-400 veri paketi üzerine geliştirilmekte olan Cheolmae-4-H sistemi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. 60 km. irtifa ve 150 km menzilde balistik füze önleme kabiliyetine sahip olacak bu sistem bize, mevcut S-400 füzelerinin kabiliyeti hakkında da ciddi bir fikir sağlamaktadır. Cheolmae-4-H sistemi üzerindeki çalışmalar hem Rusya hem Güney Kore'de büyük bir hızla yürütülmektedir.

Ayrıca bu ülke, sahip olduğu çok sayıda Aegis sınıfı ciddi hava savunma kabiliyetli (An itibariyle SM-2 Block 3A/B kullanmaktadır) güdümlü füze destroyerinin geleceğe taşınması süreci için de Rus teknolojisine bel bağlamıştır. Japonya ve ABD birlikte SM-3B füzelerini geliştirirken, Güney Kore Cheolmae-4-H tabanlı "Guardian" projesini başlatmıştır. Proje kapsamında AEGIS KDX destroyerlerinin radarları, kara ve deniz konuşlu tüm S-400 üzerine geliştirilen Cheolmae-4-H sistemlerinin radar ve sensörleri, satın alınan İsrail üretimi EL/M-2080 Süper Green Pine sistemlerinin radarları, KAMD (Korean Air and Missile Defence) karargahı içinde ortak bir görüntü oluşturacaktır. Ayrıca tamamen yerli radar sistemlerine sahip, KDX-3 ön tanımlamasıyla, mevcut AEGIS sınıfının gelecekte yerini alacak bir destroyer geliştirilmesi de planlanmaktadır. Güney Kore ve Rusya'nın bu alandaki işbirliği, bizim için de önemli dersler ve tecrübeler içermektedir.

Japonya: Teknolojik olarak bu tip sistemler üretmeye muktedir bir ülkedir. Şu anda ABD ile birlikte SM-3B sistemini geliştirmekte olup gelecekteki hava savunmasını (karada ve denizde) bunun üzerine şekillendirmeye karar vermiştir. Ayrıca bu ülke Patriot sistemlerine de sahiptir.


Hükümet kanadından gelen açıklamalar kamu oyunun zihninde bir soru sorulmasına sebep olmaktadır.  NATO üyesi ülkeler Türkiye'ye bu tip bir hava savunma sistemi satmaya yanaşıyor mu, yanaşmıyor mu? Açıkçası bu konuda bir algı kirliliği söz konusu. ABD uzun süre önce totalde 11 adede kadar Patriot hava savunma sistemi satmak için gerekli izni senatodan geçirmişti. Aster almak ister isek kesinlikle satmayız demeyen yok. Hatta zamanında İtalya elindeki sistemlerin bir kısmının acil ihtiyaç kapsamında direkt tedarik edilebileceği hususu da konuşulmuştu. Ayrıca bu sistemin üreticisi olan Fransa ve İtalya ile yapılan milli hava savunma sistemi geliştirme sözleşmesi de bunun somut bir göstergesi. MEADS ile ilgili Almanya ile görüşüldüğünü biliyoruz fakat sistem henüz geliştirme aşamasında. Yani Almanya bile henüz seri üretime geçmemiş bu sistemden sipariş vermedi. SM-3 ya da THAAD sistemleri için ise zaten her hangi bir girişimde bulunmadık. Yani NATO standardı bir sistem alamadığımız konusu bir yanılmadan ibaret. Peki, sıkıntı nerede?

Türkiye günümüzde birçok gelişmekte olan ülkenin isteyeceği gibi, teknoloji transferi ve sisteme tam hakimiyet için gerekli veri paketlerini de istiyor. Yani bu hava savunma sistemiyle istediğinde bir Yunan, İsrail yada Irak F-16'sını vurabilmek imkanını istiyor. İşte bu durum ABD başta olmak üzere birçok batılı müttefikimizin(?) işine gelmiyor. Günümüzün politik koşullarında ülkemiz ise, tamamen kendi kontrolünde olmayan bir sistem satın alarak, kendisini güvende hissedemiyor.

Ayrıca son zamanlarda dillere pelesenk olan ve yanlış anlaşılan bir husus daha var. NATO füze savunma şemsiyesi. Kürecik'te konuşlandırılan radar nedeniyle kamuoyunun ilgisine mazhar olmuş bir konu. Öncelikle iki hususu ayırmak lazım. Birinci husus Türkiye'nin bir NATO üyesi olduğu ve ortak bir taktik resmi paylaştığı gerçeğidir. Dolayısıyla şu ana kadar sahip olduğumuz tüm radarlar, silah sistemleri, uçaklar, NATO standardındadır. Bunlardan bir kısmı modern olup, Link-16 gibi veri bağlarına sahiptir. Hemen hemen tamamı IFF sistemlerine sahiptir. Kısacası Türkiye diğer birçok üye ülkenin savunma peliferine ait resimleri de alabilmekte ve savunmasını daha gerçekçi biçimde planlayabilmektedir. Bu durum meşhur füze savunma sistemi verileri ve verilerin İsrail ile paylaşılıp paylaşılmadığı meselesiyle epeyce konuşuldu. Fakat bu resmi aldığımız elin tuttuğu anahtara duyduğumuz güven, ayrı bir tartışma konusudur.

İkinci husus ise, düşman uçak ve füzelerini önleyici silah sistemlerine sahip olmaktır. Bu noktada birçok NATO ülkesi kendi silahlanma programlarına güvenmekte ve kendi hava savunma sistemlerini üretmekte yada satın almaktadır. İttifak içi yardımlaşma prensibi ile defalarca ülkemizde konuşlandırılan müttefik hava savunma sistemleri, daima başka bir ülkenin ordusuna aitti ve o ülkeden geçici görevle gelen personel tarafından işletilmekteydi. Yani müttefiklerinin aksine Türkiye şimdiye kadar kendi topraklarını koruyacak bu tipteki bir hava savunma sistemini satın almamıştır ya da üretmemiştir. Bu husustaki hata ve ihmal yalnızca bize aittir.

Ayrıca ittifak olarak ortak işletilen hava savunma alanı da dahil birçok sistem mevcuttur. Örneğin NATO Awacs uçakları. Avrupa savunması amacıyla konuşlandırılan yeni füze kalkanı sistemi de bunlardan biridir. Bu kapsam dahilinde ülkemizde Kürecik'e bir radar sistemi kurulmuştur. Fakat bu sistemin kuruluş aşamasında radarı kabul eden fakat füzelerin konuşlanmasını kabul etmeyen biziz. (Neden? Gerçekten iyi bir soru.) Dolayısıyla ülkemizin füze savunmasına karadan katkı sağlayabilecek bir unsura sahip değiliz. Denizde de aynı gerçek geçerli olup, olası bir müttefik ülkenin Aegis kruvazörü konuşlandırmasında dahi, bu sistemin özellikleri ülkemize yeterli korumayı sağlamaktan acizdir.

Sonuç olarak Türkiye NATO füze savunma şemsiyesi altında değildir. Kendi füze savunma silahlarına sahip değildir. Bu nedenle fiziksel olarak kendisini güvende hissedemez. Bununla birlikte bir NATO üyesi ülkeye yapılan saldırı, diğer tüm ülkelere yapılmış sayılacağı için, moral ve uluslar arası hukuk açısından bir güvenlik şemsiyesi altındadır.

Peki, Türkiye S-400 sistemi ile hangi avantajlara sahip olmak arzusunda birlikte inceleyelim. Öncelikle bu sistem sayesinde, NATO üretimi her türlü uçak, helikopter, insansız hava aracı, seyir füzesi ve balistik füzelere de angajman sağlayabileceğiz. Söylenene göre her hangi bir sınırlama olmadan, tamamen milli çıkarlarımız doğrultusunda, istediğimiz bir hedefe karşı kullanabileceğiz. Buna kendi savaş uçaklarımızda dahil. (?)

Balistik füze önleme kabiliyeti de olan bir sistem, mümkün olan en kısa süre içerisinde, hizmete alınmış olacak. Fakat şunu söylemek gerekir, Rus füzeleri bu alanda henüz harp deneyimine sahip değiller. Yani ne kadar işe yarar oldukları ancak ateşle vaftiz edildikten sonra açığa çıkacaktır. Bununla birlikte gerek Güney Kore deneyimleri, gerekse balistik füze önleme kabiliyetinin yakın tarihi bize umut vermektedir. Zira bir çoğunuzun hatırlayacağı gibi hava soluyan hedeflere karşı geliştirilen erken dönem Patriot sistemleri, körfez savaşında Scud füzelerini başarıyla önleyebilmiştir. Aradan geçen 25 yılda gelişen teknoloji, S-400 sistemlerinin de gayet yüksek bir başarıma sahip olması umudumuzu desteklemektedir.

Özellikle batı (Yunanistan) ve güney (İsrail, Mısır) sınırlarında bu tip gelişmiş bir hava savunma sisteminin mevcudiyeti, şu anda sadece savaş uçaklarımız üzerinde olan hava savunma yükünü ciddi biçimde azaltmış olacak. Bu sayede hava kuvvetlerimizi daha rahat bir şekilde, siklet merkezi oluşturmak üzere, istediğimiz bir alana, ofansif yada defansif olarak odaklama imkanına sahip olacağız. Bunu arkasını duvara yaslamış bir kişinin, tamamen açık alanda olan kişiye göre her yönden gelecek olan saldırılara karşı, kendisini savunması durumuna benzetebiliriz.

Hava savunma sistemlerinde Rus bakış açısına dair ciddi bir pratik tecrübe kazanmış olacağız. Böylece kendi hava savunma sistemimizi geliştirirken, bu tecrübelerden de faydalanabileceğiz.

Fakat tüm bu faktörlerden daha da önemlisi: NATO ittifakının geleceğine, müttefik ülkeler arasındaki bağlara, Yunanistan ve GKRY başta olmak üzere aleyhimize açıkça düşmanca faaliyette bulunan ülkelere, güven seviyemizi. Bize karşı sergilenen çifte standartlı politikalara, oyalamalara, sessiz ambargolara karşı tavrımızı; "açık ve net bir politik mesajla" iletmiş olacağız.

Elbette bu mesajın beraberinde getireceği bazı teknik zaaflar da var. Mesela ülkemiz S-400'lerden NATO ortak harekât resminin dışında kalarak da faydalanabilir mi. Her bir S-400 bataryası kendi içerisinde hedef tespit radarı, takip radarı, elektronik harp unsurları, karşı önlemler vb. birimleri barındıran, tek başına da çalışabilen bir sistemdir. Yani cevabımız kısmen evettir. Bununla birlikte düşmanın fırlatmış olduğu bir balistik füzeyi, daha sistemin radar alanına girmeden önce takip etmeye başlayabilirseniz, çok daha yüksek irtifada ve daha önce önleme imkanına sahip olursunuz. Bunu bir örnekle zenginleştirelim. Misalen kimyasal yada biyolojik bir savaş başlığı taşıyan düşman füzesi, eğer 30 km. irtifada imha edilirse, halkımız zarar görmez. Fakat 5-10 km. irtifada imha edilirse, söz konusu füzenin taşıdığı kimyasal yada biyolojik ajanlar büyük ihtimalle zarar verecektir. Gerçi kimyasal veya biyolojik kitle imha silahları kullanmak yasaklanmıştır. Bununla birlikte savunma sistemleri planlanırken bu yasağı göz ardı edebilecek düşmanların varlığı da ihmal edilemez. Sonuç olarak bağımsız hava savunma sistemlerinin, ortak bir taktik resmi kullanması, ciddi bir stratejik avantaj sağlamaktadır.

Ayrıca S-400 sistemine sahip olduğumuzda, bu sistemi nasıl kullanacağımız yalnızca bize kalmış bir husus gibi gözükebilir. Fakat bu aldatıcı bir görüntüdür. Öncelikle her silah satış anlaşmasında olduğu üzere, satıcı ülkenin kendi kullanım koşulları olacaktır. Ayrıca kullanıcı olarak kendi milli sistemlerimizden hangilerini ve hangi ölçüde bu sistemle ortak çalışmaya dahil edeceğiz? NATO sistemleri zaten direkt konu dışıdır ve her hangi bir çeşit entegrasyon söz konusu bile olamaz. Bununla birlikte NATO standardı tasarlanmış milli sistemlerin de entegre edilmesi ciddi bir sorun oluşturacaktır. Zira bu hususta yapılacak çalışmalar da, ittifak üyelerinin güvenliğini tehdit etme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye'nin Rus yapısı ve standardı ikinci bir erken uyarı ağı kurması ya da sistemleri tek başına çalıştırması gerekmektedir. Her halükarda izlenecek metot ve zaman içinde yaşanabilecek gelişmeler, bizi NATO veri ağından mahrum bırakma potansiyeline sahiptir.

Fakat şunu vurgulamak gerekir. Aynı bu sistemlere sahip olmak nasıl askeri gerekliliklerden ziyade politik bir kararsa, Türkiye'nin birleşik harekât alanı resminden hangi ölçüde dışlanıp dışlanmayacağı hususu da politik bir karardır. Ayrıca böylesi bir olası karar diğer NATO ülkeleri için de ciddi zarar verme potansiyeline sahiptir. Çünkü Türkiye'yi bu resimden çıkarıp, ülkedeki askeri üslerini, sensör ve radarlarını, Awacs ve EH imkanlarını kaybetmeyi ummamak, büyük bir saflık olur. Bizim ittifaka, ittifakın da bize ihtiyacı var. Bu sebeple S-400 alımına karşı tepkilerin ölçülü ve zamana yayılmış olacağını öngörebiliriz.

Elbette ki bir NATO ülkesi olarak S-400 sahibi olmanın getireceği teknik zorluklarla da baş etmek zorunda kalacağız. Öncelikle kendi uçaklarınıza dahi angaje olabilecek bir sistem sahibi oluyoruz. Ayrıca oldukça uzun menzilli ve görüş ötesi bir sistem. Yani sistemden 100-150 km. ötede, it dalaşı yapmakta olan, birbirine dolaşmış, 20 Türk ve 20 Yunan uçağını fark etmesi, ayırt etmesi, doğru uçakları vurması, yanlış uçakları vurmaması gereken bir sistem. Bunu yaparken de bölgedeki sivil hava trafiğine kesinlikle zarar vermemesi gereken bir sistem. Yani her halükarda bu sistemin tanıyabileceği bir IFF alt sistemi şart.


Aybars Meriç
Savtera Enstitüsü Mesajı Paylaş

Savtera Teknoloji Masası

#2
Tem 29, 2017, 04:34 ÖS Last Edit: Tem 29, 2017, 05:12 ÖS by ayibarishi
Savtera Savunma Analizleri:

Türkiye'nin S-400 Satın Alımı ve Yansımaları - 3


Sisteme NATO IFF kodlarını veremeyeceğimize göre, ya milli IFF sistemi geliştirecek, bu sistemin kodlarını Ruslarla paylaşmaya razı olacak, uçaklara bu sistemi ilave edeceğiz. Ya harici pod veya benzeri bir paket halinde, Rus yapımı bir IFF sistemini uçaklarımızın kısıtlı taşıma istasyonlarından birine takacağız. (Ki Ruslar'ın bunu kullanarak uçaklarımızın gerçek zamanlı konumlarını bilebilmesi ve sinyal istihbaratı yapabilmesi gayet mümkündür.) Ya da uçaklarımızı bazı bölgelerde uçurmayacağız, sadece hava savunma sistemlerine güvenmek zorunda kalacağız.

Bildiğiniz üzere dümdüz bir dünyaya sahip değiliz. Dünya hem bir küre hem de dağları, ovaları, vadileriyle buruşuk bir yapıya sahip. İşte bu iki sebeple tüm hava savunma sistemlerinin zaafları, kör noktaları var. Dolayısıyla S-400 gibi bir sisteme sahip olurken, bu sistemin yakın mesafede korumasını sağlayacak ve aynı ağ birliği içinde harekât icra edebilecek uyumda, bir yakın hava savunma sistemi şart. Rus hava savunma çözümlerinde bunu Pantsir ya da Tor sistemleri olarak görüyoruz. Ayrıca doğal engellerin ardını görüp açıkları kapatabilecek ilave hava savunma sistemleri de şart. (Bir yükseltinin ardına gizlenerek yada bir kanyonun içinde uçarak, düşman uçağının yanınıza kadar sokulması mümkündür.) Bunu da yine aynı sistemlere bu sefer Buk ilave ederek karşılayabiliriz. Ayrıca bu yüzden bir Awacs uçağı, diğer bir platform, vb. hususlardan bir ağ oluşturmak ve bütünsel bir taktik resim inşa edebilmek oldukça önemli. Tabi telsizden S-400 komuta istasyonunu arayarak, konuşarak düşmanı tarif etmeyi denemek seçeneği de her zaman elimizin altında durmaktadır.

Hisar gibi geliştirmekte olduğumuz milli hava savunma sistemlerini, Rus yapımı sistemlere entegre etmek de oldukça zor bir süreç olacaktır. Zira bu sistemleri birlikte çalışabilecek şekilde uyumlulaştırmak, NATO üyesi ülkelerin gerek üretici firmalarımıza, gerek ülkemize tavır almasıyla sonlanacaktır. Ayrıca son derece kritik bilgileri Ruslar ile paylaşmak zorunda kalacağımız da aşikardır. Bu nedenle atacağımız taş, ürküteceğimiz kurbağaya kesinlikle değmelidir.

İşte tüm bu teknik sebeplerin doğasından kaynaklanan bir tespitimi paylaşmak isterim. Aslında tamamen mobil olup istenilen noktaya konuşlandırılabilen bu sistemlerin ülkemizdeki kullanımı, daha statik bir görünüm arz edebilir. Mesela Adana bölgesinde konuşlandırılacak bir S-400 sistemiyle, Antalya'dan Mardin'e kadar geniş bir sınırda önleme kabiliyetine sahip olabilir, İsrail başta Doğu Akdeniz kaynaklı tüm tehditlere karşı bir koz elde ederiz. İyi yapılacak bir analiz ve planlama ile hava savunmasındaki olası boşluklar, Pantsir gibi ilave sistemlerle kapatılabilir. Bu sistemin standalone çalışma performansını arttıracak bir faktör olduğundan, ayrıca bize sistemin kullanıma yönelik özellikleri hakkında daha net bir tecrübe ve bilgi sağlayacağından pratik olacaktır. Benzeri kısmen statik senaryo kısıtlı da olsa İstanbul, Çanakkale, Ankara, İzmir ve diğer iller için hayal edilebilir. Bu nedenle birincisi hazır alım olan kesin sipariş, ikincisi kısıtlı ortak üretimi de içeren opsyonel sipariş olmak üzere, konunun iki ayrı aşamada ele alınıyor olması kuvvetle muhtemeldir.

Ayrıca kamu oyuna yansıyan bir diğer kilit faktör de, S-400 anlaşmasının "maliyeti" hususudur. Evet, bu tip sistemler pahalıdırlar. Dolayısıyla ekonomimize hele ki şu dönemde olumsuz etki yapmaması düşünülemez. Hele ki ortak üretim fazı devreye girer ise, tesis, personel, takım, teçhizat, altyapı, vb. hususlarda, yapmamız gerekecek ilave masraf kalemleriyle, ciddi bir ekonomik meblağ söz konusu olacaktır. Bu nedenle Rusya'dan kredi talebinde bulunduk ve ürünü tabiri caizse taksit taksit alalım dedik. Bu hususun reddedildiği hepinizin malumudur.

Bununla birlikte takas daha doğrusu barter sistemi söz konusu olabilir. İki ülkenin gelişmiş ticari ilişkileri vardır ve Rusya çok sayıda ve çeşitte ürün ihraç ettiğimiz bir ülkedir. Ayrıca en son Endonezya Su-35 satışında bu ülke, karşılık olarak para değil doğal ham kauçuk talep etmiştir. Kısacası Ruslar'da bir barter kültürü mevcuttur.

Ayrıca Katar yada benzeri dost bir dış ülkenin kredisiyle, bu alımın gerçekleşme şansı da olasıdır. Elbette bu tip kredilendirme ilave bir faiz yükünü de beraberinde getirebilir. Fakat bu hususların çeşitli görüşmeler ile dengeleneceğini ummak hayal olmayacaktır. Ayrıca ülkemiz gerekir ise bu sistemleri n bedelini kendi cebinden peşin olarak ödeyebilecek maddi güce ve dinamiğe sahiptir.

Açıkça görüldüğü ve defaatle uluslar arası basına yansıdığı üzere, ABD'nin ülkemiz S-400 alımından ciddi biçimde rahatsız olmaktadır. Aslında bunun sebeplerini yazının tamamında açıklamış olduk. Fakat kısaca özet geçelim. ABD uçakları dahil, istediğimiz tayyareye görüş ötesinde angaje olabileceğiz. Bu sistemlerle birlikte hatırı sayılır miktarda eğitici ve teknik personel gelecek. Türk ve muhtemelen NATO askeri tesislerinde dolanıp duracak. Ayrıca sistemi kontrol için sürekli Rus uzmanlar da gelecek. Kısacası bunların varlığı bile ciddi bir istihbarat zafiyeti doğuracak. S-400 sisteminin sahip olduğu teknik resmi, Rus silahlı kuvvetleri ile paylaşmaması için her hangi bir neden yok. Dolayısıyla olası bir şüphe sanki reel bir durummuş gibi algılanacak. Ruslar; Türkiye'nin ve diğer müttefik ülkelerin, Türkiye sınırları ve çevresinde uçan tayyareleri hakkında, ciddi bir elektronik istihbarat kaynağı elde etme şansına sahip olacak. Uçak ve füzelerin radar dalga boyları, atlama frekansları, elektronik izleri, stealth seviyeleri, vs.vs. Bunları kendi Rus tehdit kütüphanelerine ekleyebilecekler. Farklı ECM, EC2M, EC3M, EC4M, EC5M, çözümlerini sürekli deneme ve geliştirme imkanına, bir NATO ülkesinin toprağında sahip olacaklar. Siz olsaydınız rahatsız olmaz mıydınız?

Son olarak kafalara takılan önemli bir soruyu da paylaşalım.  S-400 projesinde ortak üretim safhasına geçilirse, Rus'lar teknolojilerini bizimle paylaşır mı? Öncelikle şunu vurgulamak gerekiyor. Teknoloji paylaşımı ve ortak üretim, Türkiye'nin S-400 alımını makul göstermek için kullandığı, en önemli ve öncelikli argümanıdır. Yani Türkiye bu sisteme sahip olma yönünde "politik" bir karar verdiğinde, gerçekte bir teknoloji paylaşımı olması ya da olmaması ikincil bir öneme sahip olacaktır. Bu sebeple konuyu gözümüzde fazla da büyütmemek gerekir.

Ayrıca neden olmasın? Güney Kore ile paylaştılar ve paylaşıyorlar. Hatta açık konuşmak gerekirse Rusların kendi kullandığı sistemlerdeki dijital teknolojiye uyum sağlama zafiyetini de, Güney Kore ve İsrail'in yardımıyla kapatmaya çalıştığını öngörmek yanlış sayılmaz. Bu konuda başka örnekler de var. Detaylıca bahsetmiştik.

Peki, hangi ölçüde paylaşır? Hangi alt sistemleri açarken hangilerini kapalı tutar? Maalesef bu günümüzün sorusu değildir. Ayrıca gerek Rusların gerekse bizim bu hususta net bir fikrimiz olduğunu da sanmıyorum. Bu nedenle bu tip işbirlikleri bir iyi niyet ve gizlilik anlaşmasıyla başlar, aşama aşama birçok imzadan geçerek belirli bir yere ulaşır. Henüz varmadığımız bir aşama hakkında fikir beyan etmek kesinlikle doğru olmaz.


Aybars Meriç
Savtera Enstitüsü Mesajı Paylaş

orko_8

"Açık kaynaklardan da teyit edebileceğiniz gibi, çok uzun yıllardan beridir milli IFF sistemleri üzerinde çalışmaktayız. Bununla birlikte henüz kamuoyuna açıklanan, kullanıma girmiş, yerli bir dost düşman tanıma sistemine sahip değiliz. Bununla birlikte Ar-Ge kapsamında deneysel sistemlere sahip olmamız gayet olasıdır. Peki, bu husus neden öncelikli ve kritik bir faktör olarak odaklandığımız ve başardığımız bir savunma sanayi alt sistemi olmamıştır? Çünkü zaten kullandığımız bir sistem olduğundan ihtiyacımız aciliyet kazanmamıştır. "

Buradaki bilgi (ve bu bilgi üzerine yapılan analiz) doğru değil. ASELSAN tarafından geliştirilen, üretilen ve kullanımda olan milli bir IFF sistemimiz halihazırda mevcut: http://www.aselsan.com.tr/en-us/press-room/Brochures/Military-Communication-Systems/IFF_TRANSPONDER_ENG.pdf

Broşürdeki fotografta dikkat ederseniz sağ tarafta "TÜBİTAK BİLGEM" yazan bir kısım var. Bu, TÜBİTAK tarafından geliştirilen kripto modülü. ASELSAN'ın ürettiği IFF cihazları hem NATO hem de milli kripto modülleri ile çalışabiliyor. Milli IFF'ler, kara platformları ve gemilerde kullanılmakta. F-16'da ABD malı APX-113 var. ATAK'ta da APX-123 olması lazım. Mesajı Paylaş

ayibarishi

Bu konuda yazmış olduğum makaleyi destekleyici ve özellikle bazı politik hususları da açıklayıcı bir kaynak olarak, değerlendirmenize sunmak isterim. Zevkle okuyacağınıza eminim. Saygılarımla.

Dr. Sıtkı Egeli, İzmir Ekonomi Üniversitesi

S-400 alımı, hava savunması, füze savunması, NATO: Mitler ve Gerçekler

Kaynak: http://www.kokpit.aero/s400-sitki-egeli


Rusya'dan S-400 hava ve füze savunma sistemlerinin satın alınmasına yönelik imzaların atıldığı haberleri kamuoyunun ilgisini çekmeye devam etmekte, konu çeşitli boyutları ve olası yansımalarıyla yazılı ve görsel basında tartışılmaktadır. Ancak, konunun çok karmaşık bir yapı arz eden teknik, teknolojik, tarihi geçmiş ve dış politika boyutlarını derinlemesine incelemeden ve tam manasıyla anlamadan yapılan çeşitli yorum ve akıl yürütmeler ciddi hatalar içermekte, kamuoyunun bilerek veya bilmeyerek yanlış yönlendirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Son dönemde ortaya atılan hatalı bazı iddia ve yorumlar ile bunlara ilişkin düzeltmeleri aşağıda sunmaya çalıştım:

1)    Rusya'dan alınacak S-400'ler sayesinde en nihayet NATO'dan bağımsız hava ve füze savunma yeteneğini elde edeceğiz:

S-400'lerin çok yetenekli ve Batı'daki Patriot gibi muadillerinden üstün hava savunma sistemleri olduğu doğrudur. Ancak, son 50 yılın tecrübeleri doğrultusunda şekillenen modern hava savunma konsepti, hava savunmasının tek bir sistem ve çözüme dayandırılmasından ziyade, birbirini destekleyen, yedekleyen ve diğerlerinin zayıf yönlerini kapatan çok sayıda algılayıcı, silah ve haberleşme sisteminin birbiriyle entegre şekilde ve yakın eşgüdüm içerisinde çalıştırılmasını öngörmektedir. Aksi takdirde, hasımlar savunma zincirinin en zayıf halkasına yönelerek hava savunma mimarisinin bütününü oradan vurmaya ve çökertmeye çalışacaklardır. Bir örnekle izah etmek gerekirse, uzak mesafe ve orta/yüksek irtifada etkili olduğu bilinen S-400 gibi bir sisteme karşı, savaş uçaklarından ziyade yere sürünürcesine uçan seyir füzeleri veya S-400'ün durduramadığı orta menzilli balistik füzelerle taarruz edilmesi beklenmelidir.

Modern hava savunmasında, sistemin bir unsurunun algılayamadığı veya durduramadığı hedeflere karşı diğer unsurların devreye girmesi öngörülmüştür. Yine S-400 ile örneklersek, seyir füzesi ve balistik füze tehdidine maruz kalan S-400'leri korumak için daha kısa menzilli hava savunma sistemleriyle HİK (AWACS) uçaklarınca yönlendirilen savaş uçakları ve hatta NATO'nun füze savunma unsurlarının devreye girmesi gerekecektir. Böylesi entegre hava savunma yapılanmasının başarıya ulaşmasının ön şartıysa, bütünü oluşturan tüm unsurların birbirleriyle anında ve yoğun iletişim ve veri alışverişi içerisinde bulunabilmesidir. Buna karşılık, satın alınacak S-400'lerin "stand-alone" yani tek başına kullanılacağının resmen ilan edilmiş olmasının anlamı şudur: NATO'nun komuta-kontrol-haberleşme omurgasının yanısıra, NATO ile ilintili milli komuta-kontrol-haberleşme ağının bazı unsurlarından S-400'ler istifade edemeyecektir. Başka bir ifadeyle, S-400'ler sadece kendi radarlarının tespit ettiği hedeflere füze fırlatabilecek, ama diğer sensörlerin, örneği havadaki HİK uçaklarının veya NATO'ya ait erken ihbar radarlarının gördüğü, ama S-400'ün kendi radarının göremediği hedeflere angaje olamayacaktır. Havadaki uçaklarla hedef bilgisi paylaşımı ve tahsisini mümkün kılan NATO'ya ait Link-16 sisteminin ve Mod-5 dost-düşman sorgulama sisteminin S-400'lere entegre edilemeyecek olmasının da, havadaki dost unsurlar açısından ciddi bir "dost ateşi" tehlikesi yaratacağı unutulmamalıdır.

Tüm bunlar, S-400'lerin hava savunma etkinliğinde ciddi bir düşüş yaratacak ve bu denli büyük mali kaynak bağlanan bir silah sisteminin potansiyelinin sadece küçük bir kısmından yararlanılabilmesi sonucunu doğuracaktır. Yani, burada sorgulanması gereken önemli bir boyut, S-400'lere harcanacak takribi 2,5 milyar doların maliyet-etkinliği ve kıt kaynakların en etkin kullanım prensibine uyup uymayacağıdır. Dikkatimizi S-400'ün füze savunma kabiliyetine çevirdiğimizdeyse, yapılacak analizin çok basitleştiğini görmekteyiz; zira standalone yani tek başına kullanım durumunda, sadece S-400 değil diğer tüm hava savunma sistemlerinin füzesavar kabiliyeti neredeyse sıfırlanmaktadır. Fırlatılan balistik füze S-400'ün radar menzili dışında kalacağından, ilk tespit ve uyarının uzaydaki erken ihbar uydularınca yapılması, füzenin yaklaşma açısı ve radar menziline giriş anının da S-400 önceden ulaştırılması gerekmektedir.

Aksi takdirde, radar kesit alanı çok küçük olan balistik füze başlığını S-400 kendi radarıyla görene kadar beklediğinde iş işten geçmekte ve angajman için yeterli reaksiyon süresi kalmamaktadır. Türkiye'nin uzaydaki uyduları erken ihbar amaçlı değildir ve balistik füze saldırılarına ait uyarılar sadece ABD uydularından ve NATO üzerinden alınabilmektedir. Dolayısıyla, NATO veri ağına entegre olamayacak S-400'lerin balistik füzeleri durdurabileceği varsayımı, hoş ama boş bir hayalden öteye geçemeyecektir.   

2)    Türkiye önce Çin, sonra Rusya'yı tercih etmek zorunda kaldı. Çünkü Batılı müttefikleri hava savunma teknolojisini paylaşmaya yanaşmadı:

Dayanaksız ve hatalı bir iddia daha… Hava savunma sistem ihalesi ilk açıldığında, rafta hazır sistem alımına yönelik bir tedarik projesiydi. Türkiye tarafından o aşamada istenmediği için, ihaleye katılan firmaların tekliflerinde kapsamlı teknoloji transferi yer almamaktaydı. Karar aşamasına yaklaşılırken Türkiye hedef büyüttü, kapsamlı teknoloji transferini ve yerli imalatı da proje isterlerine dahil etti. Çin, bu talebe daha esnek yaklaştığı, ayrıca en düşük fiyatı teklif ettiği için ihaleyi kazanan ülke oldu. Ancak, sözleşme müzakereleri safhasında Çin'in çok genel ve muallâk nitelikteki teknoloji transferi teklifi somut ve bağlayıcı taahhütlere dönüştürülemedi. Bu gelişmenin, Çin ile müzakerelerin kesilmesi ve ihalenin iptal edilmesinde etkili olduğu hükümet çevrelerine yakın medya organlarınca rapor edildi.

Bu arada, bir yandan Çin'le müzakereler sürerken, diğer yandan da Fransa-İtalya ortaklığıyla teknoloji transferine ve yeni nesil füze savunma sistemlerinin birlikte geliştirilmesine yönelik daha kapsamlı ve tatminkâr görüşmelerin gerçekleştiği zaman zaman basına sızmaktaydı. Nitekim, bundan yaklaşık iki hafta önce mutlu sona ulaşıldığı, Türkiye'nin yerli hava/füze savunma sistemlerinin Avrupa ile birlikte geliştirilmesine yönelik anlaşmanın imzalandığı Milli Savunma Bakanı'nca açıklandı. Bunun açık ve net anlamı, Türkiye'nin teknolojik ve endüstriyel beklentilerini tatmin eden teklifin Çin'den veya Rusya'dan değil, Avrupa'dan gelmiş ve kabul görmüş olduğudur.

Rusya'dan S-400 alımı ise, en yetkili ağızlarca da ifade edildiği üzere acil harekat ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik bir girişimdir. 1-2 sistemin muhtemelen yurtiçi montajının yapılması ihtimalinden söz edilmiş, ama kapsamlı teknoloji transferine dair herhangi bir açıklama yapılmamıştır. Dolayısıyla, Rusya'dan S-400 hazır alımını teknoloji kazanımıyla ilişkilendiren tüm haber ve yorumlar, yıllar içerisindeki gelişmeleri yeterince yakından takip etmemekten kaynaklanmakta, kamuoyunun yanlış bilgilendirilmesi ve yönlendirilmesi sonucunu doğurmaktadır.

3)    Kıbrıs Rum Kesimi 1998'te Rusya'ya S-300 sipariş ederken NATO müttefikleri itiraz etmemiş, NATO sistemlerine entegrasyon konusunu gündeme getirmemiştir: 

Geçmişteki olayları o günün koşullarını göz ardı etmek suretiyle ve günümüz şartlarının merceğinden yorumlamanın güzel bir örneği… Her şeyden önce Kıbrıs Rum Kesimi NATO'ya üye değildir, hatta S-300'leri sipariş ettiği 1998 yılında henüz Avrupa Birliği'ne de katılmamıştı. Dolayısıyla, NATO'nun ittifaka üye olmayan üçüncü bir ülkenin silah alımına itiraz etmesi ya da alınacak sistemin entegrasyonunu gündeme getirmesi söz konusu olamazdı.

Kaldı ki, Batı'nın ve NATO'nun tehdit algıları bakımından, 1990'lı yılların Rusya'sıyla günümüz Rusya'sı arasında dağlar kadar fark vardır. 2000 yılında Putin'in başa geçmesiyle Rusya peyderpey Batı'nın en birincil askeri tehdidine dönüşmüş ya da dönüştürülmüştür. Komünizmin ve SSCB'in çökmesi sonrasındaki dönemde kolu kanadı kırılmış, askerlerini beslemekten bile aciz o günün Rusya'sıysa, bırakın NATO tarafından tehdit olarak görülmeyi, Avrupa ülkelerinin savunma sanayii alanında işbirliği yaptığı, ortak silah geliştirme projeleri hayata geçirdiği bir diğer Doğu Avrupa ülkesi konumundadır. Attığı adımlar, sattığı silahlar kimseyi kaygılandırmamaktadır.

​4)    Yunanistan'da da S-300 sistemleri mevcuttur ve bunlar 2013 yılından itibaren NATO sistemleriyle birlikte çalışabilmektedir. O zaman NATO'nun bize itirazı neden?:

Yunanistan'ın envanterindeki S-300'ler, bundan 20 yıl önce Kıbrıs'ın Rusya'ya sipariş ettiği, ama Türkiye'nin şiddetli itirazlarını yatıştırmak ve Türkiye ile Yunanistan arasındaki askeri sürtüşme ihtimalini bertaraf etmek için Yunanistan'a devredilen sistemlerdir. Bu devir, o günün şartlarında ABD ve NATO tarafından ehvenişer bir ara formül olarak benimsenmiştir. Füzeler Türkiye'ye ve diğer NATO unsurlarına görece uzak Girit adasına konuşlandırılmış, NATO'nun komuta-kontrol omurgasına ve Yunanistan'ın envanterindeki Batı menşeli Patriot ve Hawk hava savunma sistemlerine entegre edilemedikleri için takip eden 15 yıl süresince kullanılmamışlardır. Konunun askeri gizliliği ve hassasiyeti sebebiyle açık kaynaklarda fazlaca bilgiye rastlanmasa da, S-300'lerin Yunanistan tarafından ilk defa ateşlendiği 2013 yılında NATO komuta-kontrol ağıyla irtibatın sesli telsiz muhaberesiyle sağlandığı, yani savunma dilindeki tabiriyle arada elektronik "hava boşluğu" bırakıldığı anlaşılmaktadır. Sonradan NATO'ya üye olan Doğu Avrupa ülkelerinin envanterinde mevcut eski Sovyet radarları ile hava savunma sistemlerinin NATO bünyesine dahil edilmesinde de aynı yola başvurulmuştur. Yani, entegrasyon konusunda Türkiye'ye özel ve ayrımcı bir uygulamadan bahsedilemez.

5)    Daha önce seçilen ama iptal edilen Çin füze sisteminin, Türkiye'nin geliştireceği arayüz sayesinde NATO sistemleriyle birlikte çalışabileceği NATO çevrelerince de idrak edildiği halde, NATO siyasi nedenlerle bu fikre karşı çıktı. Şimdi aynı gerekçeyle S-400'e de karşı çıkıyor:

Uluslararası güvenlik gündemini yakından takip eden herkesin hakkını teslim edeceği üzere, Çin son yıllarda siber casusluk konusunda Dünya lideri bir ülkedir. Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin veri ve iletişim sistemlerine sızdığı veya sızmaya çalıştığına dair sayısız örnek mevcuttur. Bu sızmaların, askeri ve ticari bilgileri çalmanın yanı sıra, gelecekteki siber saldırıların istihbari altyapısını oluşturmakta kullanılacağı sır değildir. Dolayısıyla, Türkiye'nin Çin füzelerini seçtiği zaman geliştirileceğini söylediği arayüz ne kadar güvenilir ve emniyetli olursa olsun, NATO'nun Kutsal Kâse'si sayılabilecek komuta-kontrol-haberleşme-istihbarat omurgasının bir ucunun Çin teknolojisi ve Çin menşeli bir sistemle irtibatlandırılmasına yönelik ciddi şüphe ve tereddütler olagelmiştir. Aynı durum, Rusya menşeli hava savunma sistemleri için de geçerlidir ve geçerli olmaya devam edecektir. Türkiye'nin önce Çin'den, sonra Rusya'dan hava/füze savunma sistemi satın alma kararına Batı tarafından getirilen eleştiri ve itirazların hem ticari, hem de siyasi boyutunun bulunduğu yadsınmaz bir gerçektir. Son birkaç yıldır ve özellikle de 15 Temmuz sonrası dönemde Batı ülkelerinde, Türkiye'deki "Atlantikçi" tabir edilen Batı ve NATO yanlısı askeri kadroların elimine edildiği, doğan boşluğunsa Rusya ve Çin ile yakınlaşmayı savunan "Avrasyacı" kadrolarca doldurduğuna dair yoğun bir haber ve makale bombardımanı sürmektedir.

Ayrıca, NATO ve Avrupa Birliği'ndense, Şanghay İşbirliği Örgütü'nün Türkiye'ye daha uygun olduğu manası çıkartılabilecek siyasi mesaj ve söylemler Batı'da kafaları daha da karıştırmaktadır. Batı kamuoylarındaki muhtelif iddia ve yorumları karşılayacak diyalog ve soğukkanlı açıklamalar yerine, tırmandırıcı ve suçlayıcı üsluba başvurulmasının bir işe yaramadığı, iddia ve yorumların hız kesmeden sürüyor olmasından anlaşılmaktadır. Füze savunma sistemi gibi milyarlarca dolar değerinde ve ciddi stratejik veçheleri bulunan bir tedarik projesinde önce Çin, ardından Rusya'nın tercih edilmesi, ister istemez Batı'da son dönemlerde zaten var olan "Türkiye Batı'dan uzaklaşıyor" algısı ve şüphesiyle birleşmekte, dolayısıyla konunun teknik, teknolojik ve askeri boyutlarıyla ele alınmasını güçleştirmektedir.
Mesajı Paylaş

ayibarishi

#5
Ağu 01, 2017, 09:02 ÖÖ Last Edit: Ağu 01, 2017, 09:08 ÖÖ by ayibarishi
6)    NATO'nun füze savunma şemsiyesi yetersizdir, çünkü Türkiye'nin güney ve güneydoğusu, teknolojik ve coğrafi kısıtlardan dolayı NATO'nun koruma kalkanı dışında kalmaktadır. Bu açık, ancak Türkiye'nin kendi füze savunma sistemini geliştirmesiyle kapatılabilecektir:

NATO 2011 yılından itibaren, en başta Türkiye olmak üzere İttifak'ın güneydoğusundaki ülkeleri balistik füze saldırılarından koruyabilmek için Akdeniz'in doğusunda füzesavar yeteneği haiz ABD savaş gemileri bulundurmaktadır. Ancak, Türkiye'nin doğusu ve güneydoğusundaki illerin bu gemilerden fırlatılacak savunma füzelerinin önleme geometrisinin dışında kaldığı, dolayısıyla Türkiye'nin doğusuna bu gemilerce korunma sağlanamayacağı bilinen ve NATO tarafından da hesaba katılan bir gerçektir. Çözüm olarak, NATO'nun EPAA füze savunma stratejisinin 2016 yılında uygulamaya geçen ikinci fazından itibaren, bir kriz anında Türkiye'nin doğusuna ABD'ne ait THAAD seyyar füze savunma sistemlerinin konuşlandırılması, böylece orta ve uzun menzilli füzelere karşı bu boşluğun kapatılması öngörülmektedir. Başka bir deyişle, bölgenin NATO tarafından korunamadığı, 2016 yılı öncesine eski ve hatalı bir bilgidir. Doğal olarak, NATO'nun verdiği garantilerin ve örneğin kriz anında THAAD konuşlandırılması taahhüdünün ABD tarafından yerine getirilip getirilmeyeceği sorgulanabilir ve bu konuda çeşitli görüş ve öngörüler ortaya atılabilir. Buna karşılık, NATO'nun füze şemsiyesindeki zaafın ancak Türkiye'nin kendi savunma sistemlerini geliştirmesiyle giderilebileceği çıkarımı doğru değildir. Zira Türkiye'nin milli olarak geliştirmeyi hedeflediği hava ve füze savunma sisteminin, en azından ilk aşamada Patriot, SAMP-T veya S-400 muadili bir çözüm olacağı, dolayısıyla sadece atmosfer içerisinde önleme yapabileceği anlaşılmaktadır. Bu sınıftaki hava savunma sistemleri, menzili 1,000 km'den daha uzun balistik füzeler karşısında etkisiz kalmaktadır. 1,000 km'den daha fazla yol alan balistik füzelerin durdurulabilmesi içinse uzayda önleme yapılmasına, yani yarıyol füze savunmasına ve bununla ilgili gelişmiş uzay teknolojilerine ihtiyaç duyulmaktadır. Bu imkâna halihazırda sadece ABD ve bir nebze de İsrail sahiptir. Türkiye'nin de içerisinde yer alacağı anlaşılan Avrupa ülkelerinin ortak füze savunma girişimlerinden somut sonuçlar alınabilmesi ve yarıyol önlemesi yapabilecek bir füze savunma sisteminin hazır hale gelebilmesi içinse asgari 10 yıla ihtiyaç vardır. Bunun anlamı, en azından kısa ve orta vadede Türkiye'nin füze savunması için NATO'dan başka tutunabileceği dalın ve yaratabileceği ikinci bir seçeneğin olmadığı gerçeğidir.

7)    NATO'ya güvenemeyiz. Batı artık Türkiye'nin düşmanı. Hava savunmamızı sadece S-400'lerle güvenceye alabiliriz:

Son dönemde Türkiye'nin NATO ve özellikle ABD ile dış politika ve askeri güvenlik çıkarları ve önceliklerinin örtüşmediği yadsınmaz bir gerçek. Buna karşılık, şu anda Rusya ile Türkiye arasındaki detant halinin ve birbirine müsamaha gösterme durumunun ilelebet sürmesini beklemek, hele hele bu ilişkinin bir tür ittifak niteliği taşıdığı zannına kapılmak, olsa olsa aşırı iyimserlikle karışık bir naiflik olarak nitelendirilebilir. Türkiye-Rusya ilişkilerinin son 250 yıldaki tarihi seyrini tamamen unutsak bile; Suriye, Ermenistan, Kafkaslar, Doğu Akdeniz, Karadeniz havzası veya Orta Asya'da iki ülkenin neredeyse taban tabana zıt emellerini ve bunlara bağlı rekabet ve çatışma eksenlerini göz ardı edemeyiz. Bu gerçeği bir kenara not ettikten sonra, S-400'ü her şeyden önce elektronik ve yazılım içeriği yüksek bir silah sistemi olarak görmemiz gerekiyor. Diğer tüm muadilleri gibi o da dışarıdan elektronik karıştırma ve müdahaleye açık bir sistem. Bunun nasıl yapılabileceğini ve sistemin zayıf noktalarının neler olduğunu en iyi bilebilecek konumdaki ülkede de, doğal olarak üreticisi olan Rusya. Nasıl ki bugüne kadar ABD'nden satın alınan silah sistemlerinin ABD'nin kendisine veya müttefiklerine karşı kullanılmasının elektronik ve yazılımsal olarak engellenebileceği farz ve kabul edilmişse, S-400 gibi son derece karmaşık ve tüm detaylarına hâkim olunması zor bir sisteme yönelik Rus müdahalesi ve engellemelerini beklemek de aynı oranda gerçekçi olacaktır. Daha açık bir ifadeyle, kimse S-400'ün Rusya'ya karşı ve Rusya'ya rağmen kullanılabileceğini ümit etmemelidir. Ne yazık ki zaman zaman sürtüşmeler yaşadığımız diğer komşularımıza bakıldığında da, durum çok farklı değil. Çünkü, S-400 ile aynı aileye mensup ve temelde S-400'le benzer veya aynı tespit, teşhis, güdüm, kontrol ve muhabere alt sistemlerini kullanan S-300 sistemleri Yunanistan, Ermenistan ve İran'ın envanterlerinde bulunuyor. Bu üç ülkenin de Rusya ile bizden daha yakın askeri ve siyasi ilişkiler içerisinde bulunduğunu, ayrıca uzun yıllardır Rus savunma sanayiinin gedikli müşterileri arasında yer aldıklarını unutmamalıyız. Bunun anlamı şu: olası bir kriz ya da çatışma durumunda, sistem zayıf noktalarının ve karıştırma tekniklerinin paylaşılması gündeme gelirse, Rusya'nın tercihinin Türkiye'den yana olacağının hiçbir garantisi yoktur.

8)    Başımız sıkıştığında NATO yardıma gelmekte nazlanıyor. Zaten bugüne kadar ne faydasını gördük ki? Türkiye hep veren taraf oldu:

Bu itham ve serzenişin sayfalar sürebilecek siyasi veçhelerine fazlaca girmeyerek, konuyu füze ve hava savunması açısından ele alacağız. Her şeyden önce, NATO'nun 1991, 2003 ve 2013 yıllarında Ankara'nın çağrısı üzerine Türkiye'ye üç kez hava savunma sistemleri gönderdiğini hatırlamalıyız. Geçmişte bazı NATO müttefiklerinin bu konuda ayak dirediği ve çatlak sesler çıkardıkları, ayrıca karar ve konuşlandırma süreçlerinin yavaş olduğu doğru. Ama sonuçta, her talep edildiğinde NATO bataryalarının Türkiye'ye konuşlandırıldığını gördük. En son Almanya ve ABD'nin Patriot bataryalarını çok ani ve Türkiye'yi kızdıracak şekilde geri çekmiş olmasına karşın, İspanya ve İtalya'ya ait sistemlerin görevi devraldığı ve halen Türkiye'de bulundukları da bir gerçek. Bu durumda, NATO'ya haklı olarak bazı eleştiriler yöneltirken, Türkiye'nin biraz empati yapmasında, örneğin geçmişte Çin füzeleri, daha yakın zamandaysa S-400'lerden yana tercih kullanmasının NATO müttefiklerince nasıl algılandığını anlamaya çalışmasında da fayda var.

İhtiyaç halinde ABD'nin, Hollanda'nın veya diğer müttefiklerinin savunma sistemlerinin kendisinin yardımına geleceğini beklentisine sahip Türkiye, S-400 gibi NATO'ya entegre edilemeyecek bir hava savunma sistemi tedarik etmekle, aslında başka bir ülkenin, örneğin Baltık Cumhuriyetleri'nden birisinin başı sıkıştığında yarıma koşmak gibi, ittifak taahhütlerini yerine getirmek gibi bir öncelik veya niyetinin olmadığını daha baştan ilan etmiş olmuyor mu? Bu tavrı ve pozisyonu, son dönemde NATO ülkeleri arasındaki "free-rider", yani "beleşçilik" tartışma ve suçlamaları açısından ele almak da mümkün. Ayrıca, Türkiye'nin yaptığını yarın diğer tüm NATO üyeleri yapmaya başlasa ve birbiriyle uyumlu olmayan, NATO yapılanmasına entegre edilemeyecek sistemleri tedarik etmeye başlarlarsa, NATO'nun ortak savunma örgütü etkinliğinden bahsedilebilir mi acaba? Kıssadan isse; çuvaldızı başkasına batırırken, biraz da iğneyi kendimize batırmayı deneyebileceğimiz…

Kaynak: www.kokpit.aero


Kişisel NOT: Ben yine de S-400 alımının, hele ki şu devirde gerekli bahaneler zinciri oluşmuşken gerçekleştirilmesi taraftarıyım. Bu nedenle yazıda NATO fazla haklı çıkarılmaya çalışılırken, sisteme gerekli değer verilmekten özenle kaçınılmıştır. Tamamen objektif yazılsa idi çok memnun olurdum. Bu tip makaleleri daha çok görmeye başlayacağımıza inanıyorum. Bunun da temel noktası daima doğru yada doğruluk payı yüksek argümanların kullanımı ile gerçekleşecektir. Saygılarımla... Mesajı Paylaş

Yalquzaq

#6
Ağu 04, 2017, 01:23 ÖS Last Edit: Ağu 05, 2017, 04:44 ÖÖ by Yalquzaq
"İsrail ile Barak-8 vb. birçok ortak savunma projesi mevcuttur."
 
Yazıdan bağımsız olarak bu cümle hakkında bir iki söz söylemek isterim sorun değilse. Üstadım Barak-8 hangi yönlerden İsrail-Hint ortak projesi? Peki nasıl kara konuşlu versiyon daha Hint Ordusundan önce Azerbaycan'ın envanterine dahil oldu?

Şurda örneğin Hintliler de aynı soruyu sormuş:

https://forums.bharat-rakshak.com/viewtopic.php?f=3&t=7107&start=2920

"So its marketed as a pure- Israeli product?"

"Barak-8 is certainly designed and developed by IAI , The DRDO-IAI JV provided DRDO an opportunity to add Indian components to it which make its good from indiginous pov for us but we dont hold any veto of Barak-8 program or its sale"

Azerbaycan'ın tedarik ettiği sistem de bu sözü edilen Hint komponentlerini içermiyor. Dolaysı ile Barak-8'e ortak Hint-İsrail ürünü demek mümkün mü? Evet Hint Silahlı Kuvvetleri için Hint tarafının da katkısı olduğu bir ortak proje mevcut, buna yerel üretim de dahil ama bunun ötesinde Barak-8 IAI'nin kendi özgün ürünü, bağımsız olarak da pazarlıyor.

Mesajı Paylaş

ocay


Yalquzaq

#8
Ağu 04, 2017, 02:25 ÖS Last Edit: Ağu 05, 2017, 04:43 ÖÖ by Yalquzaq
O sistemin (ABISR) mobil şassi üzerinde 4'lü fırlatıcısı var, kullandığı radar ELM-2106. "On the move operation" tanımlamasından anlaşılacağı üzere mobilitesi ön planda olan bir sistem.

http://ic.pics.livejournal.com/bmpd/38024980/3862425/3862425_original.jpg

Azerbaycan'da görülen 8'li çekili fırlatıcı, ELM-2084 radarı hepsi Barak-8'e ait.

http://mod.gov.az//images/gallery/15a31eb62beff3164ab5702155d38591.jpg

http://oi63.tinypic.com/hrzf9e.jpg

IAI sitesindeki Barak-8 broşürü:

http://www.iai.co.il/Sip_Storage//FILES/8/42368.pdf

Hatta broşürde gösterilen MAZ aracı üzerindeki komuta kontrol merkezi Azerbaycan'dan.

http://oi63.tinypic.com/1ostit.jpg

http://mod.gov.az//images/gallery/52b8f5ba8a474d6cc2b16bab38e0082f.jpg

Mesajı Paylaş


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter