Alman Basını

Başlatan Sihirbaz, Mar 28, 2017, 03:14 ÖS

« önceki - sonraki »
Aşağı git

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-18.04.2017

Münih'te yayımlanan Süddeutsche Zeitung Türkiye'deki anayasa değişikliği referandumundan çıkan sonuçları ele alıyor. Gazetenin yorumu şöyle:
"Türkiye derin bir bölünme içinde, tıpkı Donald Trump'ın ABD'si gibi. Bu durum şimdiye dek hiç bu kadar net görülememişti. Türkiye'de seçimlere dair yolsuzluk suçlamaları ortadan kalkmadıkça, bu zaferde hükümet darbesinin kokusu kalacaktır. Açık konuşmak gerekirse, bu referandum Olağanüstü Hal koşulları altında, medyanın engellendiği, muhalif politikacıların tutuklandığı, Cumhurbaşkanı'na muhalif herkesin gözünün korkutulduğu bir ortamda yapılmamalıydı. Anayasa değişikliği ve Erdoğan'ın totaliter güce kavuşması ile Türkiye bir zamanlar izinden gittiği Batılı örneklere veda ediyor. Ortadoğu ve Kafkaslarlar'daki iktidar örneklerine dahil oluyor."

Berlin merkezli Tagesspiegel gazetesinin aynı konudaki yorumundaysa şu satırları okuyoruz:
"Hemen farklı görüşlere sahip kesimlerden, Türkiye ile halihazırda ağır aksak ilerleyen AB üyelik müzakerelerinin tamamen durdurulmasından yana söylemler yükselir oldu. Otokrat Erdoğan'a sert çıkalım, onu kapı dışarı edelim sesleri geldi: Bazıları 'Avrupalıların terbiyesizliklere' o kadar tahammül etmelerinin ardından bu tür bir yanıtın uygun olduğunu düşünüyor. Ancak bu yine de yanlış olur. Çünkü Türkiye sadece Batı birliğinin ortağı değil aynı zamanda kolay kolay vazgeçilemeyecek güvenlik yapısının da bir parçası. Ayrıca Avrupa devletlerinin ekonomik partneri konumunda da. Unutulmaması gereken bir diğer konu ise kuşaklardır milyonlarca Türk'ün Almanya'da yaşıyor olması. Türkiye'ye şimdi aniden sırt çevirmek bu kişileri bir çatışmanın ortasına atmak olur. Ki bunun kimseye bir faydası olmaz, aksine büyük zararı olur."

Frankfurter Allgemeine Zeitung ise referandum sonuçlarını Türkiye - AB ilişkileri açısından yorumluyor. Yorumda şu satırlar dikkat çekiyor:
"Avrupalılar yeni bir realiteyi kabul etmeli ve zaten sadece komediden ibaret olan Türkiye ile üyelik müzakerelerini gerçekten kesmeli. En azından bunu. Evet Avrupa Birliği, NATO üyesi Türkiye ile sağlam ve sıkı ilişkilere sahip olmayı önemsiyor. Ancak sıkı ve sağlam ilişki Türkiye'nin AB üyesi olma eşiğinin altında da mümkün olabilir. Belki de İngiltere ile gelecekte kurulacak ilişki buna bir örnek teşkil edebilir. Türkiye'nin AB üyeliği zaten başından beri tartışmalıydı. Bunun dışında şu da düşünülmeli: Batı Avrupa'da yaşayan Türklerin büyük çoğunluğu, yani özgür, demokratik, ulusalcılığın sarhoşluğuna kapılmayan bir toplumda yaşayabilen ancak Türkiye için otoriter rejimi isteyen insanlar Erdoğan'ın tek adam sistemini onayladı."

Nürnberger Zeitung'un aynı konudaki yorumundaysa şu satırları okuyoruz:
"Erdoğan her zaman kutuplaştırmış, hedefine ulaşmak için bir 'düşmana' ihtiyaç duymuştur. Acnak şimdi Türkiye'de ve yurt dışında kendi halkını hiç olmadığı kadar derinden bölmüş oldu. Hatta bazıları bir iç savaş tehdidinden bile bahsediyor. Almanya'daki Türkler ve Türk kökenliler bu olası sonuçların bilincinde mi? Bu devlet (Almanya) Türkiye'nin kendi içindeki tartışmalarının buraya taşınmasına izin vermez ve veremez de. Ancak yine de böyle bir durumun ortaya çıkması halinde Erdoğan taraftarlarına Türkiye'ye geri dönme çağrısında bulunacaklar sadece AfD'li siyasiler olmayacaktır." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-19.04.2017

Frankfurter Rundschau gazetesi, "Almanya'da özgürce yaşadıkları halde Türkiye'de otokrasi için Evet diyenleri" eleştiren bir yoruma yer veriyor.
"Almanya'daki Türkler Türkiye'deki hemşerileri için idam cezası da dahil otokrasi istiyor. Kendileri özgürce yaşıyor ve Türkiye'de yakında tek bir kişinin demokratik karşılığı olmadan yönetmesine katkıda bulunuyor. Son referandumda Erdoğan'ın anayasa reformu için oy veren Almanya'da yaşayan yüzde 63'lük grubun her birinin tutumu bu şekilde değerlendirilebilir. Ancak bu, çok basitçe düşünülünce böyle. Çünkü buradaki yerli Evetçiler göreceli: Tahminen Almanya'daki 3 milyon Türk ve Alman-Türk'ün çoğunun Türk pasaportu yok ve olanların da Türkiye'deki seçimler için kayıt yaptırması gerekiyor ve farklı nedenlerle çoğu bunu yapmıyor. Yani geriye 1 milyon 400 bin seçmen kalıyor ve bunların sadece yarısı oy kullanıyor. Altını çizmek gerekirse, Almanyalı Türklerin açık bir azınlığı Erdoğan'ın yetkisi için oy verdi."

Stuttgarter Zeitung gazetesinde de Almanya'da yaşayan Türklerin neden Evet dediğini sorgulayan bir yorum yer alıyor:
"Evet diyenler toplumsal idare şeklinin avantajlarının farkında: Demokrasi, sosyal devlet ve ekonomik refah. Ama aynı anda anavatanlarının otokrasi yönüne çekilmesine izin veriyorlar. Burada okula gittiler, ihtisas yaptılar ama ifade ve basın özgürlüğünü ayaklar altına alan, kadın haklarını kısıtlayan ve Türkiye'nin yeniden İslamlaşmasını teşvik eden bir adamı destekliyorlar. Bundan daha mantıksızı olamaz. En bağlı görünen Türkler bile Erdoğan'ı cumhurbaşkanları olarak görüyor. Kayaya çarpan dalgalardaki kaya gibi, onlara ulusal gururunu geri veren ve ikinci sınıf varsayılan vatandaşlara kendine güven sağlayan biri olarak. Referandum onlar tarafında 'katlanılan dışlanmanın bedeli' şeklinde yanlış anlaşıldı."

Der Tagesspiegel gazetesi de benzer bir yorumu ele alıyor:
"Almanya'daki Türklerin kaçının kendini kanıtlama arzusuyla şu sloganla Erdoğan'ın anayasa değişikliğini oyladığını kimse bilmiyor: Siz adice dalga geçtikçe, bizim inadımız da daha acı verici olmalı. Ancak Türk Cumhurbaşkanı'nın seçim kampanyasında açıkça yarar sağlamış görünen Alman karşıtı söylemiyle ortaya çıkması tesadüf olamaz. Sürekli aşağılama, her ilişkinin örgüsünü haddinden fazla zorlar. Her kim ki Almanya'daki Türklerin seçimdeki tutumundan ötürü onlara karşı bir şikayette bulunursa, bu örgüde yeni delikler açar."

Südwest Presse gazetesi ise referandum sonrası yeniden gündeme gelen çifte vatandaşlık tartışmalarının alevlendirilmemesi konusunda uyarıyor:
"Türk toplumundaki derin yarık açıkça burada da yer alıyor. Şimdi çifte vatandaşlık tartışmalarını yeniden alevlendirenler, bu yarığın nedenleri ve çözümleri konusundaki tartışmaya hiç bir katkıda bulunmaz. Entegrasyon çifte vatandaşlık nedeniyle engellenmiyor. Bu aidiyet duygusuyla ilgili. Burada geç kalınmışlık var. Şüphesiz, buradaki Türklerin referandumda açık bir 'Hayır' demesi bu aidiyeti güçlendirebilirdi." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-21.04.2017

Frankfurter Rundschau'da yer alan yorumda çifte vatandaşlık tartışmasında kullanılan bazı argümanların yabancı düşmanı havaya katkı sağladığı görüşü dile getiriliyor:
"Yanlış argümanlar tekrarlandıkça doğru hale gelmezler. Türkiye'de bir başkanlık sistemi için yapılan seçimin öfkelendirici sonuçlarını burada çifte vatandaşlığa karşı olmanın vesilesi haline getiren Almanya için Alternatif (AfD) ve Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) siyasetçilerinin bunu hatırlamaları gerekir. Birinin diğeriyle ilgisi yok. Alman ve Türk vatandaşlığına sahip olan 500 bin kişiden kaçının oy kullanıp kullanmadığını ve eğer kullandılarsa nasıl oy kullandıklarını kimse bilmiyor. Zira yarıdan sadece biraz fazlası seçime katıldı. Hrıstiyan Demokrat Julia Klöckner gibi, Almanya'daki Türk kökenlilerin seçmen davranışının çifte vatandaşlığının başarısızlıkla sonuçlandığını gösterdiğini ileri sürenler popülist bir tartışmayı körüklüyor. Ve bu da yabancı düşmanı havaya yakınlaşıyor."

Neue Osnabrücker Zeitung Almanya'daki Türkiye kökenlilerin çoğunluğunun neden Evet oyu verdiğinin meşru olduğunu ancak konunun istismar edilmemesi gerektiğini vurguluyor:
"400 binden fazla kişi Evet dedi. Almanya'da özgürlük ve demokrasinin ayrıcalıklarını yaşayan bunca Türk seçmen, Türkiye'deki anayasa referandumunda bir otokrasinin kurulması lehine nasıl oy vermiş olabilir? Bu bir ortam yaratmak için istismar edilmemesi gereken haklı bir soru. Şimdi tekrar heyecanlı bir biçimde tartışılan çifte vatandaşlık konusu her halükarda kenarda kalan bir konu. Entegrasyonun hangi ölçüde işler olduğu sorusu birçok etmene bağlı. Buna memnuniyetle karşılanma, ciddiye alınma ve elbette (topluma) dahil olmaya hazır olma duygusu da dahil."

Potsdam'da yayımlanan Märkische Allgemeine gazetesinde Almanya'daki çifte vatandaşlık tartışması şöyle ele alınıyor:
"Şimdi çifte vatandaşlık üzerine her iki tarafta dürüst olmayan bir biçimde çifte bir oyun kendisini gösteriyor. Hrıstiyan Birlik Partileri, Erdoğan'ı destekleyenlerin referandumdaki oylarının pasaport yasalarının hızlıca düzeltilmesini gerektiriyormuş gibi davranıyor. Sosyal Demokrat Parti ve Yeşiller de çok sayıda insanın iki pasaporta sahip olmasının, Almanya'nın dünyaya açık oluşunun güzel bir belgesiymiş gibi yapıyorlar. Ancak şu anda Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) içinde tartışılan çifte vatandaşlığın nesiller boyunca taşınmaması gerektiği yönündeki düzenlemeyi destekleyen çok şey var. Birlik partileri Alman geleneğindeki 'kan hakkının' yerine doğum yerini temel almayı istiyor. Bu tarihin bir ironisi: Hiç olmayacakmış gibi Birlik partileri vatandaşlıkta modern, 'Amerikan' çözümünü savunuyor."

Alman basınından seçtiğimiz son yorum Ludwigshafen'da yayımlanan Rheinpfalz gazetesinden. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel'in Irak'a yaptığı ziyaret ve Almanya'nın IŞİD ile mücadeledeki rolü şu sözlerle değerlendiriliyor:
"Almanların 'IŞİD terörüne karşı savaşa' katıldıklarını söylüyor Gabriel. Ama Almanya'nın imkanları sınırlı. Yardım, silahlı güçlerin eğitimiyle sınırlı kalacak. Kendi savaş birliklerini ise hükümet kriz bölgelerine göndermeyecek ve daha fazla silah da yollamayacak. Gabriel haklı. En tehlikeli ülkelerde bir maceraya Almanya giremez. Amerikalıların uluslararası hukuka aykırı olarak başlattıkları Irak Savaşı'nın etkileri bugüne kadar sürdü. Irak'ın kaderindeki sorumluluk adını koyarak ABD'ye ait." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-23.04.2017

Frankfurter Rundschau'da AfD'nin kongrede seçilen yeni liderleriyle birlikte daha da sağa kaydığı yorumunda bulunuluyor:
"Köln'deki AfD kongresinde meydana gelen şey, siyasi bir idamdır. Delegeler sadece eş başkanları Frauke Petry'nin peşinden gitmeyi bırakmakla kalmadılar, kendisinin partinin geleceğine yönelik önerisinin gündeme alınmasına da engel oldular. Petry için bu acı bir yenilgi olsa da, bunun sorumluluğunu bizzat kendisi taşıyor. Petry, tabanda hâkim olan atmosferi yanlış değerlendirdi ve makamını kaybetmeyeceğinden biraz fazla emindi. Bu şekilde koltuğundan edilen bir parti lideri aslında istifa etmeliydi. Alexander Gauland ve Alice Weidel'ın yeni parti liderleri seçilmesi bu açıdan oldukça tutarlı, çünkü parti içinde yapılan bu tercih net bir biçimde sağ popülist ve İslam düşmanı olan bir seçim programını temsil ediyor. AfD Köln'den sonra hiç olmadığı kadar milliyetçileşerek, (Weimar Almanyası döneminin) kasvetli Alman milliyetçiliğinin bayrağını taşımaya başlıyor."

Westfälische Nachrichten'de FR'ye paralel olarak AfD'nin yeni lider tercihinin partiyi daha da sağa kaydırdığına vurgu yapılırken, bu tercihin partiye zarar vereceği tespitinde bulunuluyor.
"AfD federal parlamento seçimlerine aşırı muhafazakar siyaset dedesi Alexander Gauland ve genç ekonomist Alice Weidel ile girme kararı aldı. Bu, sadece görünürde heyecan verici olan bir personel tercihi. Çünkü şu ana kadar kamuoyunda daha ziyade isteksiz bir duruşu olan Weidel, partinin ekonomik açıdan liberal kanadını temsil ediyor gibi gözükse de, kendisinin milliyetçi-sağ popülist kanadı temsil eden Gauland'dan aşağı kalır yanı yok. Bu hafta sonu AfD, yurttaşlara dayalı bir halk partisi olma yolunu seçme şansını elinin tersiyle itti. Dünden itibaren AfD artık gitgide daha da fazla sağa kayıyor - anketlerdeyse aşağıya kayıyor. Ve bunlardan yalnızca ilki kötü."

Kölner Stadt-Anzeiger'de yer alan yorumda, Köln halkının AfD kongresine karşı protestolar düzenlemesinin olumlu yanları vurgulanıyor.
"Kölnlüler, kontrolden çıkma potansiyeli bulunan AfD siyaseti karşıtı bir 'protestolar hafta sonu'ndan, tam zıt yönde, pozitif bir simge yaratmayı başardı: Toplumuzun açık görüşlülüğünün simgesi. Karşılıklı takdir ve saygının şekillendirdiği bir birliktelik. O yüzden Köln'de Köln karnavalının organizasyon komitesi dahil olmak üzere çeşitli gruplara mensup protestocuların bir araya gelmesini sağlayan organizatörlerin hepsi bir teşekkürü hak ediyor. Bu hafta sonu kent, olumsuz bir başlangıçtan mümkün olan en güzeli çıkarmayı başardı. Ve böylece bize kendileriyle gurur duymamız için bir neden sundular."

Mannheimer Morgen gazetesinde ise AfD'nin önde gelen isimleri Jörg Meuthen ile Frauke Petry'nin parti içindeki imajları karşılaştırılıyor.
"Petry, partiye orta sınıf yurttaşların şekil verdiği bir yüz kazandırmakta başarısız oldu. Partinin sağ kanadı güçlü ve gizlenmiyor, aksine bu kanat partinin somut bir bileşeni. Jörg Meuthen, AfD'nin kendisine nasıl bir yön seçeceğiyle ilgili tadımlık bir sinyal verdi. Partinin eş başkanı Meuthen, milliyetçi bir vurguya sahip olan, Alman toplumunda yabancıların sayısının aşırı derecede arttığı uyarısında bulunduğu bir konuşma yaparak sokakta 'artık sadece tek tük Alman görebildiğini' söyledi. Meuthen'in bu konuşması kongrede çılgınca kutlandı. Meuthen, 600 delegenin bulunduğu salondaki atmosfere Petry'ye nazaran çok daha fazla hitap etti." Mesajı Paylaş

anafor2016

Bild: Türkiye Almanya'dan ekonomik yardım istiyor


Türkiye Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Alman Bild gazetesine Türkiye-Almanya ekonomik ilişkilerine yönelik açıklamalarda bulundu. Bild'in pazartesi baskısında "Türkiye yine Almanya'dan ekonomik yardım istiyor" başlığı ile çıkan haberde Bakan'ın "İlişkilerde normalliğe dönme zamanının gelmesi gerektiğini düşünüyorum" ifadelerine yer verildi. Habere göre Washington'daki G20 Maliye Bakanları buluşmasında zayıflayan Türkiye ekonomisini yeniden canlandırmanın yollarının ele alındığını kaydeden Bakan Şimşek, "Bunun için Almanya'ya ihtiyacımız var" diye konuştu.

Bakan Şimşek mart ayı sonunda Almanya'nın önemli ekonomi gazetelerinden Handelsblatt'a yaptığı açıklamada da Türkiye ve Avrupa'da söylemlerin sakinleşeceğini ve tekrar olumlu bir gündeme geri dönebileceklerini umduğunu ifade etmişti.

Türkiye ile Almanya ilişkilerindeki gerginlik, Türk bakanların referandum etkinliklerine yönelik engellere tepki olarak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaptığı 'Nazi uygulaması' benzetmeleri ve Die Welt muhabiri Deniz Yücel'in Türkiye'de tutuklanması üzerine daha da artmıştı.

Schäuble: Türkiye'ye ekonomik destek zora girdi
Almanya Maliye Bakanı Wolfgang Schäuble ise birkaç hafta önce Alman Der Spiegel dergisine verdiği demeçte, gazeteci Deniz Yücel'in tutuklanması öncesinde Türkiye'ye ekonomik destek konusunda Türk mevkidaşı ile görüşmeler yürüttüklerini belirterek, "Görüşmeler iyi ilerliyordu. Ama ardından tutuklama geldi. Bu, durumu son derece güçleştirdi" diye konuşmuştu.

Küresel mali kriz sonrası 2010 yılında yüzde 9 oranında büyüyen Türk ekonomisinde son dönemde büyüme yavaşladı. 2016 Temmuz ayındaki darbe girişimi ve ardından oluşan siyasi tablo yatırımcıda endişelere yol açtı. Terör saldıları bir dönem Gayri Safi Yurtiçi Hasıla'nın yüzde 5'ine tekabül eden turizm branşına da darbe vurdu. Türkiye ekonomisi yine de 2016 yılında yüzde 2,9 oranla beklenenin üzerinde bir büyüme kaydetti. Türk Lirası darbe girişiminin ardından büyük değer kaybederken, 2016 yılında işsizlik oranı yüzde 10,9'a yükseldi. İşsizlik oranı Aralık döneminde yüzde 12,7'ye yükselerek Mart 2010'dan bu yana en yüksek seviyesine ulaştı.

© Deutsche Welle Türkçe
Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-24.04.2017

Fransa'da cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda liberal çizgideki eski Ekonomi Bakanı Emmanuel Macron oyların yüzde 23,9'unu alarak büyük başarı sağladı. Macron yüzde 21,4'te kalan aşırı sağcı aday Marine Le Pen ile birlikte ikinci tura kaldı. Şimdiki sosyalist Cumhurbaşkanı Hollande, ikinci turda Macron'nu destekleme çağrısında bulundu. Frankfurter Rundschau gazetesi, "Fransız seçmeninin talihi yaver gitti; ikinci turda radikal sağ ve sol adaylar arasında seçim yapmak zorunda kalmayacak" diyor ve yorumuna şu satırlarla devam ediyor: 
"Fransız seçmen hoş bir alternatifle karşı karşıya: Bir yanda 39 yaşındaki genç, dünyaya açık, küreselleşmeyi bir şans olarak algılayan ve vatandaşları modern bir döneme götürme vaadinde bulunan Emmanuel Macron var. Diğer tarafta ise küreselleşmeye kafa tutan, Fransa'yı dış dünyadan izole etmeye çalışan, AB'den çıkmasını isteyen, ülkesini uluslararası rekabetten ve göçlerden korumak isteyen Marine Le Pen. Sorun, tüm bunları yaparsa bunların ülkesinin lehine olup olmayacağıdır. Macron henüz cumhurbaşkanı değil, sadece aday. Bu, İngiltere'nin AB'den ayrılması ve Trump'ın başkanlığa seçilmesi süreçlerinde görüldüğü üzere çok bir anlam taşımıyor. Aynı şey ikinci tur öncesinde Macron'a destek olacaklarını taahhüt eden muhafazakârlar, sosyalistler ve Yeşiller açısından da geçerli. 2005'te AB anayasasına ilişkin düzenlenen referandumda da büyük siyasi partiler Fransız seçmeni 'Evet' demeye çağırmıştı ama halk 'Hayır' demişti."   

Die Welt gazetesi ise yorumunda ilk turu kazanan Macron'u mercek altına alıyor:
"Seçim kampanyaları sırasında kendini bir isyancı politikacı olarak lanse etti. Ancak eğer selefleri gibi o da cumhurbaşkanlığına seçilip de ulusun en yüce babası rolüne bürünecek olursa kaybeder. Ya da talihsiz eski Cumhurbaşkanı Sarkozy'nin banliyölerdeki sıkıntılar karşısında sorunları olduğu yerde bıraktığı gibi yaparsa, yani işe koyulmak yerine sözde kalırsa o zaman da kaybeder. Macron'un cumhurbaşkanlığı makamını bir nevî eski boyutuna kavuşturma faaliyetine girişmesi gerekir. Aynı zamanda şeffaf, yeni halkın anlayacağı politikaları uygulamaya koymalı. Bu devasa görevler kıskanılacak şeyler değil. Ancak herhalde onun da bildiği husus şu: Eğer bu görevlerin altından kalkamazsa ve büyük vaatlerde bulunup ancak küçük şeyler başarabilen cumhurbaşkanları kervanına katılacak olursa, o zaman eski siyasi sistemin gözden düşürülmesi sürecine bir katkı da o yapmış olacaktır. Böylece bugün olduğundan daha güçlü bir (aşırı sağcı) Ulusal Cephe'nin oluşmasına meydan vermiş olacaktır. Marine Le Pen'i durdurmak önemli. Ama tek başına bu hedef bir anlam taşımıyor."

Frankfurter Allgemeine Zeitung'un Holger Steltzner imzalı yorumu ise "Fransa reformcu bir politikacıyı mı seçti" başlığını taşıyor. Emmanuel Macron'un Fransa Cumhurbaşkanı seçilmesine neredeyse kesin gözüyle bakıldığını belirten gazete, Macron'un iç güvenlik ve ekonominin canlandırılması konusundaki sorunları çözmesi gerektiğini belirtiyor ve aşırı sağcı Marine Le Pen ve partisinin henüz siyaset sahnesinden silinmemiş olduğunu hatırlatıyor:
"İlginç olan şey, ilk turu kazanan Macron'un geçmişte başarısız Hollande hükümetinin üyesi olması ve o dönemde ekonomi bakanı sıfatıyla kötü ekonomik durumun sorumlusu olmasına rağmen bugün kendisine reformcu imajını verebilmiş olması. Ama onun reform programı yakından incelendiğinde bunun ürkek bir program olduğu görülüyor. Macron sanki birkaç vidayı çevirdiğinde Fransa'nın ekonomik açıdan iyileştirilmesini mümkün kılabilirmiş gibi bir tavır içinde. Zira Macron devlet giderlerinin hissedilir bir biçimde düşürülmesinden çekiniyor, keza vergiler ve ödemelere ilişkin yükü de azaltmaktan yana değil. Oysa ki çok sayıda Fransız çalışan ve işveren ödemelerin azaltılarak hareket serbestisine kavuşmak istiyor, onlar mevcut durumun idare edilmesinden yana değil. Mülteciler konusunda ise Macron, Angela Merkel'in uyguladığı 'hoş geldin kültürünü" benimsiyor. Bu ise Fransa'da son derece istenmeyen bir politika. Aşırı milliyetçileri uzun vadede Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndan uzak tutabilmesi için Macron'un Cumhurbaşkanı seçildiğinde iç güvenlik ve ekonomik canlanma konusunda bir şeyler yapabileceğini kanıtlaması gerekiyor."

Reutlinger General-Anzeiger adlı gazete de yorumunda Macron'un siyasi geleceğine ilişkin öngörülerde bulunuyor:
"Fransa'da bu defaki risk faktörü Emmanuel Macron'un ta kendisi. François Hollande hükümetinde iki yıl süreyle yaptığı ekonomi bakanlığı görevi sırasında çok sayıda düşman kazanmıştı. İş piyasasında yaptığı deregülasyon, yani devletin karar alanını daraltan düzenlemeler Fransızların barikatlara çıkmasına yol açmıştı. Macron eğer karanlık milliyetçiliğe karşı bir şeyler yapmak niyetindeyse, o halde ayrıcalıklarını azaltmak istediği kitleleri de kazanması gerekmekte. Bunu başaramazsa belki seçimi kazanabilir ama ülkesini kazanamaz." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-25.04.2017

İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Ortadoğu ziyareti kapsamında İsrail'de olan Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel ile görüşmesini son anda iptal etti. İsrail medyasına göre bunun nedeni Gabriel'in İsrail hükümetinin yerleşim birimleriyle ilgili politikasını eleştiren bazı insan hakları kuruluşlarıyla yapmak istediği görüşme. Frankfurter Allgemeine Zeitung yorumunda Gabriel'in bu konudaki tavrının hatalı olduğunu savunuyor:
"Gabriel, İsrail ziyareti kapsamında oldukça yüzleşme odaklı bir tavır sergiledi. Yerleşim politikalarını eleştiren kuruluşlarla görüşmeleri İsrail Başbakanı'na açıkça meydan okumak anlamındaydı. Burada 'çok normal bir tavır'dan bahsetmek mümkün değil. Hükümetlere bağlı olmayan muhalif kuruluşlar otoriter rejimlerde ziyaret edilir ama müttefik demokratik bir ülkede bu yapılmaz. Eğer federal hükümetin elinde, Filistin bölgelerinde yeni Yahudi yerleşim yerleri inşa edilmesine karşı iyi argümanlar bulunuyorsa, bunları İsrail hükümeti ile görüşmelerde sunmalıdır. Öte yandan Netanyahu'nun da Gabriel'in bu hoş olmayan tavrını görmezden gelme büyüklüğünü gösterememesi üzücü. Ancak diplomasiye sığmayan tavrı sergileyen en başta Alman Dışişleri Bakanı'dır. Ev sahibinin çekinceleri olduğunu bilmesine rağmen Gabriel planlarını uygulamakta bir sakınca görmedi."   

Kölnische Rundschau gazetesi ise Gabriel'i haklı buluyor ve Almanya Dışişleri Bakanı'nın İsrail'de muhalif gruplarla buluşmasının meşru olduğunu vurguluyor:
"Karşılıklı ilişkilerde böyle şeyler asla olmaz. Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel İsrail'in yerleşim politikalarını eleştiren muhaliflerle buluştuğu gerekçesiyle İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, Gabriel'in göreve gelmesinden sonra kendisiyle yapacağı ilk siyasi görüşmeyi iptal etti. Kasten yapılmış ve iki ülke arasındaki özel ilişkiler nedeniyle de son derece öfkelendirici bir skandal. Almanya Başbakanı ya da Dışişleri Bakanı Rusya ve Çin gibi otoriter yönetilen ülkeleri ziyaretinde bile muhalif gruplar ile bir araya gelmeyi ister. Bu noktada İsrail Başbakanı sert tutum sergileyerek Berlin'in boyun eğmesini bekleyemez." 
 
Aynı konuya farklı bir açıdan bakan Der Tagesspiegel gazetesinin yorumunda da yine Alman Dışişleri Bakanı Gabriel eleştiri odağında:
"İsrail devleti kendisini bölgenin tek demokrasisi olarak görüyor. Birçok konuda, örneğin Yahudi yerleşim yerleri konusunda itiraz edilecek noktalar olsa da, Almanya ile görüş ayrılıkları temelinde ilişkileri olan ülkelerle bir kıyaslama yapmak bile sadece yakışıksız değil, bu ayrıca olmayacak birey. Erdoğan'ın Türkiyesi, Putin'in Rusyası ve Şi Jinping'in Çin'i İsrail ile kıyaslanamaz. Ama Gabriel "hükümetlere bağlı olmayan kuruluşlar ile bu tür görüşmeler birçok ülkede olağandır" diyerek böyle bir kıyaslamayı ima etmiş oldu. Holokost yıldönümünün yaşandığı şu günlerde böyle bir açıklama tahrik anlamına geliyor. Ve demokratik ülkelerde nelerin olağan olduğunu İsrail'e izah etmek Almanya açısından kibirli bir tavır."

Basında öne çıkan yorum konularından bir diğeri de ABD Başkanı Donald Trump'ın kızı ve danışmanı Ivanka Trump'ın Berlin ziyareti. Ivanka Trump Berlin'de Women20 Diyalog Forumu'na katıldı. Ivanka Trump babasının iddia edildiği gibi "kadın düşmanı" olmadığını savundu. Ivanka Trump'ın Suriye'ye müdahale konusunda da babasını ikna ettiği medyada yer aldı. Badische Neueste Nachrichten gazetesinin konuya ilişkin yorumunda şu satırları okuyoruz:
"Suriye rejiminin zehirli gazla saldırıda bulunmasının ardından Ivanka'nın babasını Esad rejimine karşı askeri misillemeye zorladığı rivayeti ortada dolaşıyor. Yani Donald Trump, dünyanın geriye kalan tek süper gücünün başkanı, kızına kulak veriyor öyle mi? Ama eğer Angela Merkel, Beyaz Saray'daki bu merhametsize hiç değilse kızı üzerinden orta halli bir etkide bulunabilecek olursa, bu onun ince siyasi içgüdüsünün bir göstergesi olacak." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-26.04.2017

Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün 2016 yılı raporu, basın özgürlüğünün demokrasilerde de gerilediği tespitinde bulunuyor. Sıralamada son 12 yılda 57 basamak gerileyen Türkiye, 180 ülke arasından 155'inci sıraya düştü. Berliner Zeitung basın özgürlüğünü genel bakış açısından değerlendiriyor:
"Basın özgürlüğüne karşı indirilen her darbe, her türlü sansür, özgür medya kuruluşlarını sindirme çabaları aynı zamanda demokratik toplumun bizzat kendisine yapılmış suikast anlamı taşır. Basın özgürlüğü demokratik toplumun oksijenidir; oksijeni kesilirse demokrasi nefessiz kalarak boğulur. Dünya çapında basın özgürlüğünün durumu iyi değil; Almanya'da da durum iyi değil. Basın özgürlüğü Almanya'da devlet müdahalelerinden çok anayasa gereğince kendisine verilen yükümlülükleri unutan ve daha ziyade eğlence kültürü olarak algılanan bir gazetecilik anlayışının tehdidi altında." 

Münchner Merkur gazetesinden seçtiğimiz yorum da Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün basın özgürlüğü raporuna ilişkin:
"Sınır Tanımayan Gazeteciler örgütünün raporu alarm sinyalleri veriyor. Dünya çapında otoriterliğe öyle bir yönelim var ki, bu otoriter yapılar geleneksel demokrasilerden sayılan Trump'ın Amerikası'nda bile basın özgürlüğünü zedeliyor. Araştırılan 180 ülkenin üçte ikisinde durumun kötüye gitmiş olduğu saptanıyor. Polonya'da muhafazakâr-milliyetçi hükümetin çıkarttığı yeni bir medya yasası ile devlet medyası tek sesli hale getiriliyor. Macaristan basın özgürlüğü sıralamasında Nijer ve Moğolistan'ın yanında, utanılacak 71.ci sırada yerini alıyor. Bu nedenle Macaristan Başbakanı Viktor Orban Brüksel'e gelip mağdur rolünü oynamasın. Macaristan'ın da imzaladığı AB Temel Haklar Şartı'nda yönlendirilmiş demokrasi diye bir şey yer almıyor." 
Alman Hür demokrat Parti (FDP) lideri Christian Lindner Almanya'daki çifte vatandaşlık tartışmalarına dair açıklamalarda bulundu ve Almanya'da bir kimlik sorunu olduğunu söyledi. Bu kapsamda Lindner, milli takım oyuncusu Mesut Özil'in de milli marşı söylemesi gerektiğini belirtti.

Badische Zeitung Lindner'in açıklamalarını yorumunda eleştirel bir biçimde irdeliyor:
"Lindner, "Almanya'da yaşayan (göçmenler) buraya entegre olmalı ve her şeyden önce de demokrasiye, kuvvetler ayrılığına, düşünce özgürlüğüne sahip çıkmalı" diyor. Buraya kadar kusursuz bir görüş. Pekiyi ama bir marşın dizelerini okumanın bununla ne ilgisi olabilir? Aslına bakılırsa hiç! Başkaları milli marşı seslendirirken, birileri eğer arzu ediyorsa sakız da çiğneyebilir. Bunun böyle olduğunu tabi Hür Demokrat Parti lideri de biliyor. Bundan dolayı eleştiriler yükselir yükselmez çark etti. Alman milliyetçileri için verilen bu mesaj çoktan yayılmıştı zaten. Şimdi kimi seçmen Hür Demokrat Parti'nin (FDP) milliyetçi-muhafazakâr kesimleri ilgilendiren konularla da alakadar olmak istediği mesajını almış olsa gerek. Onun için Lindner aydınlanmış liberal rolünü yeniden oynayabilir. Zira kamuoyu araştırmaları da bu konuda ona şimdilik hak veriyor."

Politika ve ekonomiye yön veren kadınların Berlin'deki Women20 Diyalog Forumu sona erdi. Kadınların ekonomik olarak güçlendirilmesi amacıyla düzenlenen foruma Donald Trump'ın kızı ve danışmanı Ivanka Trump da katıldı. Etkinlik sırasında Almanya Başbakanı Angela Merkel'e yöneltilen "feminist misiniz" sorusu üzerine Merkel feminist olmadığını açıkladı. Der Tagesspiegel gazetesi Merkel'in bu yanıtını yorum köşesine taşımış:
"İktidar sahibi bir kadın olarak Merkel'in açıkça kadın hakları yönünde görüş bildirmek istememesi bazı korkulardan kaynaklanan bir çekimserlik olarak algılanabilir. Sanki onun bir kadın başbakan oluşu bile yaşlı beyefendilerin yer aldığı Hıristiyan Birlik partileri ve tabandaki seçmen açısından yeteri kadar nahoş bir durummuş hissine kapılıyor insan. Onun bu konuda açıkça görüş belirtmemesi aslında Merkel'in kişiliğine yansıyan feminizmin büyük başarısında bir eksiklik anlamına da geliyor. Yani dünyanın en güçlü kadını bile bu konuda açıkça görüş belirtemiyor, aksine, kadın oluşu onu sınırlıyor."    Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-27.04.2017

Handelsblatt gazetesinden seçtiğimiz yorumda şu satırlar göze çarpıyor:
"Görevinde 100'üncü gününü dolduracak Trump halktan yüzde 44'lük onay gördü ve 50 yıldan bu yana en sevilmeyen başkan sıfatını elde etti. Seçim kampanyasından çıkartılacak derslerden en önemlisi, Trump'ın başkan olarak da her söylediği sözü yerine getiren biri değil, ama sözleri ciddiye alınacak bir politikacı olduğunun anlaşılmasıdır. Elbette bu tespit insanı çok da huzurlu kılmıyor! Adaylığı sırasında ticaret savaşı çıkartma tehdidinde bulunduğunda birçokları buna aldırış bile etmedi. Ama Trump bugün başkan olarak Kuzey Kore'ye askeri, ticari partnerleri Almanya ve Çin'e ise yaptırım tehdidinde bulunduğunda dünyanın geri kalanı ürperiyor. Kuşkusuz seçim kampanyalarında söyledikleri ile karşılaştırıldığında, Trump'ın görevinde doldurduğu 100 günün ertesinde dünya çok daha kötü bir görünüm sergileyebilirdi. Ama ABD hâlâ kuvvetler ayrılığının, fren ve denge mekanizmasının iyi işlediği bir demokrasidir. Üçüncü Dünya Savaşı çıkmamıştır. Ama şunu da bilmek gerek: Trump ile geçireceğimiz daha en az 1360 gün bulunuyor."

"Trump'ın 100 gününe" yorumunda yer veren Trierischer Volksfreund gazetesi ise daha açık sözlü:
"Trump kararsız biri değil. Tamamen önceden ne yapacağı kestirilemeyen biri. Ve maalesef dünyanın en güçlü yöneticilerinden biri olduğu için de bu özellikleri onu son derece tehlikeli kılıyor. Trump'ın Üçüncü Dünya Savaşı'nı çıkarması bile beklenebilir."

Der Tagesspiegel gazetesi ise yorumunda Trump'ın görevde kalacağı 1460 günden daha 100 günün dolduğunu, belki de hatalarından ders çıkartacağını ümit ediyor:
"Amerika'da kalıcı değişimlere böyle ulaşılamaz. Bugün Trump'ın neyi başardığı ve bize ne bıraktığı soruluyorsa, kayda değer tek başarısından bahsedilebilir: Yüksek Mahkeme'ye atadığı yeni muhafazakar yargıç! Bu atama sayesinde Trump çoktan tarih olduktan sonra da yargıç Neil Gorsuch belki de 30 yıl daha anayasa hukukuna hükmedecek. Ama Trump belki de hatalarından ders çıkarır. Ne de olsa dört yıllık görevinde kalacağı yaklaşık 1460 günden henüz sadece 100 gününü doldurdu."

Badisches Tagblatt gazetesi ise yorumunda Trump'ı önümüzdeki aylarda frenlemenin zor olacağına dikkat çekiyor ve uyarıyor:
"Donald Trump 100 gündür ABD Başkanı sıfatıyla işbaşında ve en azından 1360 gün daha bu görevde kalacak. Çünkü her ne kadar yeni Başkan'a verilen onay şu sırada rekor derecede düşük de olsa, hırsla sarıldığı vergi reformu planları bu durumu aniden değiştirebilir. Zira kesenin ağzını o kadar açacak ki, insanlar onun görgüsüz tavırlarını ve nezaketsizliklerini icabında görmezden gelebilecek. Ona karşı çıkanlara şunu hatırlamak gerekir: Donald Trump'ı sevmek gerekmiyor, ama yaptığı sürekli soğuk esprilere rağmen onu ve etrafındakileri ciddiye almak lazım. Önümüzdeki aylarda onu frenlemek oldukça güçleşecek."   Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-01.05.2017

Tagesspiegel'de yer alan yorumda "öncü kültür" kavramının yerine yeni kavramlarla düşünülmesi gerektiği vurgusu yapılıyor.
"Öncü kültür meselesi aslında çoktan rafa kaldırılmış gözüküyordu. Ancak İçişleri Bakanı kavramı yeniden ortaya çıkardı. Bu kavram etrafında dönen tartışmanın toplumu herhangi bir biçimde ileri taşıdığı söylenemez. O dönemdeki öncü kültür tartışmalarından bu yana çok şey oldu. Almanya'ya birçok insan göç etti. Toplumun bazı kesimleri göçmenlere yardımda zorlandı, bazıları göçten korktu. Bu göç yaşanmasa meclise girme şansını elde etmiş olamayacak bir parti var. Yaşanan tüm bu gelişmeler ışığında derin bir nefes alıp tüketilmemiş kavramlarla yeni bir başlangıç yapılması gerekmez mi?"

Die Welt'te yer alan yorumda ise de Maizière'in sağcı Almanların yükselen suç oranlarını gözden kaçırıyor oluşu üzerine duruluyor.
"İçişleri Bakanı 'Biz burka değiliz' diyor. Almanya'da yaşamdaki birlikteliğin 'biraz tökezlediği' noktasında de Maizière'le pekala aynı fikirde olunabilir. Bunun tek sorumlusu göçmenler olmasa da, şiddet, gericilik ve eskimiş değerlerin hüküm sürdüğü kültürel çevrelerden gelen çok sayıda mülteci bu tökezlemede rol oynadı. Ancak de Maizière bir konuda eksik kalıyor. Siyasi yelpazenin her iki ucunda yer alan, 'saf kan' denilen Almanlar da barışçıl-özgürlükçü öncü kültürümüzü gittikçe artan biçimde tehdit ediyor. Nefret suçları, göçmen ve mülteci yurtlarına saldırılar dahil olmak üzere, sağcıların işlediği suçların sayısı rekor seviyeye ulaştı. Biz burka değiliz. Ancak biz (Nazilerin giydiği) postallar da değiliz."

Cottbus'ta yayınlanan Lausitzer Rundschau'da yer alan yorumda İçişleri Bakanı de Maizière'in "öncü kültür" ile ilgili ifadeleri eleştirilerek genç neslin kafa yapısını gözden kaçırdığı vurgulanıyor.
"De Maizière öncelikle şu an neyin daha önemli olduğu konusunda yanlış değerlendirmede bulunuyor. Gençler bugün küresel düşünüyorlar, dijital bir dünyada etkileşimde bulunuyorlar. Bunların çoğu yalnızca Alman değil, Avrupai de bir duruşa sahip. Serbest dolaşımı seviyorlar, birleşik Avrupa'nın elde ettiği başarıları korumak istiyorlar. Bugün burada, yarın orada yaşamak istiyorlar. Bu yüzden bir ülkeye ve topluma bugünlerde neyin öncülük etmesi ve ileri taşıması gerektiği konusunda daha farklı tasavvurlara sahipler. De Maizière bu konuyu pek dikkate almıyor. Ve en belirleyici hata da bu: Bakan'ın seçim kampanyasını gözeterek yaptığı hata. Kendisi anketlerde gayet net biçimde geride."

Magdeburg'ta yayınlanan Volksstimme'deki yorumda ise, Alman toplumunun "öncü kültür" tartışmasından kaçınmaması gerektiğinin altı çiziliyor.
"İçişleri Bakanı de Maizière, öncü kültür meselesini gündeme getirme girişiminden ötürü sert eleştirilere maruz kalıyor. Ancak bu yanlış. Toplum olarak neden yana olduğumuz konusunda bir tartışmanın zamanı çoktan gelmiştir. Anayasa bunun için iyi bir temel teşkil ediyor. Sosyal Demokrat Parti bu bağlamda isabetli bir konuya işaret ediyor. Ancak her ülkede yasalar tarafından tarif edilmeyen gelenek ve görenekler de vardır.  O yüzden bu konuda tartışmak kötü birşey değil. Tam tersine bu gerekli bile. Davranış kurallarımız, normlarımız ve Hristiyan değerlerimiz kimliğimizi belirliyor. Hem bir arada yaşamamız noktasında, hem de her birimiz için ayrı ayrı... Burada mülteci politikası için bir şans da mevcut. Alman öncü kültürü ve hoşgörülülüğü birbiriyle çakışmıyor. Toplumun bu tartışmada yer almaktan kaçınması bir hata olur ve bu sağ popülistlere, milli kimliğimizi suistimal etme fırsatı verir." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-02.05.2017

Almanya Başbakanı Merkel uzun bir aradan sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya geldi. Suriye, Ukrayna ve Rusya'nın insan haklarına yaklaşımı konusundaki görüş ayrılıkları dikkat çekti. Suriye konusunda Merkel güvenli bölgeleri savunurken Putin, "Esad'ın geleceğine Suriyeliler karar vermeli" dedi. Frankfurter Allgemeine Zeitung'un yorumunda şu satırları okuyoruz:
"Ukrayna'nın doğusu bölünmeye doğru hızla ilerliyor. Moskova'nın desteği ve onayı olmadan ayrılıkçı güçlerin böyle bir şeyi yapması mümkün değil. Putin suçu tabii Kiev hükümetine yüklüyor. Putin'in verdiği izlenim, Rusya'nın Ukrayna sorununu çözme konusunda oynayacağı yapıcı role beslenen ümitleri bir anda söndürür nitelikte. Ukrayna'da bir oldu bitti sonucu mevcut durum yaratıldı. Bu gelişmeden nasıl geri adım atılacağını görmek mümkün değil. Angela Merkel iki yıldan bu yana ilk kez Rusya'yı ziyaret etti. Almanya ile Rusya'nın ortak noktaları var, ama büyük anlaşmazlıklar söz konusu olduğunda arada bir görüş birliği ve ilerleme yok. Putin hem içeriye hem de dışarıya karşı Putin kalmaya devam ediyor. Batı'da bir dönem var olan ortakları da şu an yok. Kısacası ufukta karanlık görünüyor.

Aynı konuda Frankfurter Rundschau gazetesinin yorumunda Merkel'in Putin ile buluşmasının olumlu olduğuna dikkat çekiliyor:
"Almanya Başbakanı Merkel, Rusya Devlet Başkanı Putin ile rutin bir buluşma gerçekleştirdi. Suriye ve Ukrayna'daki savaşlar nedeniyle bu ziyaretin aslında normal bir buluşmadan çok uzak olması gerekir diye beklenirdi. Ama Başbakan Merkel Putin'e karşı sabırlı olunması gerektiğini, ancak bu yoldan hedefe ulaşılabileceğini biliyor. Uzun vadede konu, Rusya'da gerçekleşmesi olasılık dışı olmayan bir dönüşümün yolunu açmaktır. Bu da Kremlin ile aynı göz hizasında olmayı denemeden mümkün olmaz. Merkel bu durumu kavramış durumda. Bu nedenle Putin ile görüşmeye özen gösteriyor. Bu tavrı seçim kampanyalarında puan toplamasına belki yardımcı olmaz ama doğru olan yol budur."

3 Mayıs Dünya Basın Özgürülüğü Günü! Almanya'nın birçok gazetesi gibi Die Welt de bugüne ilişkin bir yorum hazırlamış. Yorumda şu görüşlere yer veriliyor:
"Medya açısından karanlık günler yaşıyoruz. Meslektaşlarımız burada (Almanya'da) cezaevinde yatmasalar da endişeye mahal var! ABD'de sorular uygun gelmediğinde gazetecilerin söyleşilerini yarıda kesen bir Başkan var. Buna rağmen Amerikan toplumunun bir kısmı medyaya değil Başkan'a güveniyor. Güven bunalımı burada Almanya'da da mevcut. Toplumun radikal kenarları sosyal ağlarda medyaya tahrik edici sözlerle sataşıyor. Biz gazetecilerin güveni yeniden kazanmamız ve birleştirici olmamız gerekiyor. Gerektiğinde sert tavır almamız, çok iyi araştırma yapmamız ve sarayın tahtından korkmamamız lazım. Meslektaşımız ve dostumuz Deniz Yücel gibi olmalıyız. O cezaevinde yattığı sürece bizim için her geçen gün mahzun bir gündür."   

Hannoversche Allgemeine Zeitung'un yorumu da Dünya Basın Özgürülüğü Günü ile ilgili:
"Basın özgürlüğü, 'olmasa da olur' denebilecek bir süs değildir. Sansürsüz gazetecilik demokrasinin kardeşi konumundadır. Her ikisi de her zaman etkili olmayabilir, belki dolambaçlı yol izlerler, hatalar yaparlar. Aldıkları sonuçlar nadiren mükemmeldir. Ancak özgürlüğün ölçüsünü öyle bir gösterir ve güvence altına alırlar ki, bunun üstüne hiçbir şey çıkamaz. Paha biçilmez olan da budur."    Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-03.05.2017

Rusya'daki Erdoğan-Putin görüşmesinde Suriye ve güvenli bölgeler oluşturulması konusu öne çıktı. Liderler, domatese yönelik kısıtlamalar ve vize konuları dışında mutabık kalındığını açıkladı. Frankfurter Rundschau gazetesinin konuya ilişkin yorumu:
"Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ne zaman Rus mevkidaşı Vladimir Putin ile buluşsa, AB'de anında alarm sinyalleri çalıyor. Dünkü buluşma ertesinde de hemen Türkiye'nin Batı'dan kopabileceği ve Moskova'nın yörüngesine girebileceği doğrultusunda Batı'da korku refleksleri verildi. Erdoğan Batılı partnerlerini itaatkar hale getirebilmek için bu tehdit oyununu gereğinden fazla kullandı. Erdoğan'ın Soçi'deki görüşme programında bir Rus füzesavar sisteminin satın alınması da bulunuyordu ki, bunun Türkiye'de konuşlandırılması NATO'ya karşı hakaret anlamına gelir. Erdoğan'ın kendisini hayati bir baskı altında hissettiğinde İttifak'tan ayrılması gerçi beklenebilir ama bunu yapması için şu anda herhangi bir sebep bulunmuyor. Çünkü referandum onun iktidarını perçinledi."
   
Westfälische Nachrichten gazetesi ise yorumunda Erdoğan-Putin buluşmasının bir çıkar ortaklığı olduğunu vurguluyor:
"Soçi'deki buluşma Erdoğan ile Putin'in omuz omuza verdiği izlenimini hedefliyor. Ancak Rus palmiyeleri arasındaki bu tozpembe dünya Moskova ile Ankara arasında hâlâ derin uçurum bulunduğu gerçeğini gözlerden ırak tutmamalı. Putin ve Erdoğan'ın bir yaşam boyu dost olmaları pek mümkün görünmüyor. İkisi de siyasetin boş bıraktığı alanda tutunmaya çalışıyor. İnsanın burnuna gelen koku, tüm bunların bir çıkar ortaklığı olduğuna işaret ediyor. Bundan daha fazla bir şey de beklenmemeli."

Almanya'daki Türk seçmenin Türkiye'deki referandumda anayasa değişikliğine büyük çoğunlukla "evet" oyu vermiş olmasının yankıları Almanya'da hâlâ devam ediyor. Die Zeit gazetesi Almanya'daki Türk seçmenini analiz ettiği yorumunda Almanya adına da dersler çıkarıyor:
"Almanya'da yaşayan birçok Türk, kökenlerinin bulunduğu ülkede otokratik bir sistemi tercih ederken, Alman demokrasisi onlar tarafından herhalde sadece yararlanılacak bir şey olarak algılanıyor. Ancak ister kadın ister erkek olsun, ister Müslüman, ister İslam'ı eleştiren, ister Yahudi ya da Hıristiyan olsun; haklar ve özgürlükler sadece bu haklardan yararlanmak için mi vardır, yoksa bu hakların doğruluğuna inanıldığı için mi? Bu iki eğilim arasında dağlar kadar fark var. Bu iç bütünleşme süreci çok uzunca bir süre ne talep, ne de teşvik edildi. Almanya'nın geçmişteki hatalarından ders çıkarması gerekli."

İngiltere Başbakanı Theresa May AB'ye sert eleştirilerde bulunarak, 'Brüksel'deki bazı çevrelerin Brexit sürecinin başarısızlığını istediği ve seçimlere müdahale girişiminde bulunduğu' eleştirilerini yöneltti. Rhein-Zeitung gazetesi İngiltere ile görüşmelerin ne anlama geldiğini yorumunda irdeliyor:
"Bu görüşme sürecinin iç politika açısından bir anlamı var. AB kendi saflarını sıkı tutmak amacıyla ortak bir düşman imajı yaratmaya çalışıyor. Böylece Birlik'in geri kalan 27 üyesi içindeki olası şüpheci konumda olanlara da gözdağı vermek istiyor. Bunların İngiltere'nin izlediği yoldan gitmeye yeltenmemeleri isteniyor. Bu nedenle kamuoyu İngiltere ile iki yıl sürecek ve kirli çamaşırların ortaya döküleceği görüşme sürecine hazırlıklı olmalıdır. Ancak görüşmelerin sonunda her iki tarafın da bir biçimde zafer diye satabileceği uzlaşmalar çıkacaktır. Zira Londra ile Brüksel gelecekte de birbirleri ile ilişki içinde olmayı isteyecektir." Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-04.05.2017

Türkiye, Rusya ve İran Suriye'de güvenli bölgeler oluşturulmasını öngören 'çatışmasızlık bölgeler' mutabakatını Astana'da imzaladı. Landeszeitung adlı gazete yorumunda asıl sorunun güvenli bölgelerin askeri yönden nasıl korunacağı olduğunu vurguluyor:
"Bu kadar çok cephenin olduğu yerde güvenli bölgeler oluşturulsa bile sivillerin korunması zor olacak. Bölgede söz sahibi olmak isteyen ülkelerin çıkarları birbirine tamamen zıt. Esad rejimi ülkenin dört büyük bölgesinde egemenliğinin fiili olarak kaldırılmasını sineye gerçekten çeker mi, bu da belirgin değil. Belirgin olan şey IŞİD militanlarının kendilerinden olmayan sivillere merhamet göstermeyecekleridir. Burada en önemli husus açıklığa kavuşmadan güvenli bölgelerin bir yararı olmayacaktır. Kim bu bölgeleri askeri yönden güven altına alacak? Srebrenitsa katliamı gibi bir olay yeniden yaşanmak istenmiyorsa on binlerce belki de yüz binlerce askerin burada tam sorumlulukla görev üstlenmesi gerekecektir."

Badische Zeitung ise aynı konudaki yorumunda Rusya, İran ve Türkiye'nin bölgede farklı çıkarlar izlediklerini vurguluyor:
"Astana'da üzerinde varılan uzlaşma aslında Moskova, Ankara ve Tahran'ın Suriye'de genel bir ateşkese artık şans tanımadıkları anlamına da geliyor. Ama öte yandan ABD'nin de Suriye'de güvenli bölgeler oluşturması planlarına karşı önlem alıyorlar. ABD Başkanı Donald Trump Suriye'de siviller için koruma alanları oluşturulmasını birkaç kez dile getirmişti, ama bu açıklamaların ciddi olup olmadığını kimse bilmiyor. Rusya, Türkiye ve İran Suriye'de birbirinden farklı çıkarlar gözetiyor. Ama ABD'nin orada güçlü bir angajman içine girmesini hiçbiri istemiyor."

Fransa'da hafta sonunda cumhurbaşkanlığı ikinci tur seçimi yapılacak. Sosyal demokratların, sosyalistlerin ve kimi muhafazakarların ikinci turda liberal aday Emmanuel Macron'u desteklemeleri bekleniyor. Aşırı sağcı Ulusal Cephe'nin adayı Marine Le Pen'in ise Macron karşısında fazla şansı olmadığı belirtiliyor. Frankfurter Rundschau gazetesi özellikle Macron'un siyasi hedeflerini mercek altına alıyor:
"Tuhaf bir durum. Avrupa'nın yarısı gerçekte neler hedeflediğini tam bilmediği yeni bir adaya coşkuyla destek veriyor. Sosyal liberaller onu sosyal liberal, liberaller liberal, kendini modern sayanlar da Macron'u modernizm yanlısı bir politikacı olarak algılıyorlar. Hatta kimi solcuların onda sol unsurlar gördükleri bile söyleniyor. Ve hepsi derin bir iç çekerek Macron cumhurbaşkanı olursa o zaman Avrupa'nın kazanmış olacağını belirtiyor. Bu coşku bir yandan anlaşılır bir şey; çünkü sadece AB'ye değil, Avrupa düşüncesine toptan tamir edilmesi mümkün olmayan zararlar verecek aşırı sağcı bir adaydan her şey daha iyidir. Ancak diğer yandan partiler ötesi bu heyecan dalgasının arasında kaybolup gitmemesi gereken soru şu: 'Avrupalı' Macron acaba hangi Avrupa'dan yana? "

Frankfurter Allgemeine Zeitung ise önceki akşam iki cumhurbaşkanı adayı arasında yapılan ve "Fransa tarihinin en sert düellosu" olarak nitelendirilen televizyon düellosuna ilişkin yorumunda, sonucun Pazar günü yapılacak ikinci tura yansıması olacağını belirtiyor:
"Fransız seçmen tarihi bir karar aşmasında bulunuyor. Adaylar hiçbir zaman olmadığı kadar birbirine zıt; ülkenin gelecekteki gelişme perspektiflerine ilişkin görüşleri de öyle. Le Pen'in Almanya karşıtı çıkışları, daha açık söylemek gerekirse Almanya ve Alman hükümetine karşı nefret söylemleri Almanya'yı şaşkınlığa uğratıyor. Televizyon düellosunun bu kadar sert geçmesinde katkı payı bulunan Macron ile de Almanya'nın işinin çok kolay olmayacağı şimdiden belli. Ama bu zorluk Le Pen'in cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda ortaya çıkacak tehditler ile kıyaslanamaz bile. Chirac 2002'de Le Pen'in babası ile televizyon düellosuna çıkmayı reddetmişti. Ona büyük bir platform sunmak istememişti. Macron ise şimdi Le Pen'ın kızına karşı düelloya çıktı. Bu bir hata mıydı, değil miydi; bu sert düellonun etkisi pazar günü kendini belli edecek" Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-15.05.2017

Türkiye Federal Meclis'teki Savunma Komisyonu üyesi vekillerin İncirlik Üssü'ndeki Alman askerlerini ziyaret etme talebini geri çevirdi. Federal Meclis Savunma Komsiyonu Başkanı, bu kararın ardından Alman askerlerinin İncirlik'ten çekilmesi gerektiğini söyledi.  İncirlik Üssü'nde ABD öncülüğündeki uluslararası IŞİD'le mücadele koalisyonuna Tornado tipi keşif uçaklarıyla destek sağlamak amacıyla yaklaşık 260 Alman askeri görev yapıyor. İncirlik'li ilgili gelişmeler Alman basınında geniş yankı buldu.
Die Tageszeitung konuyla ilgili yorumunda Alman hükümetinin İncirlik'ten Alman askerlerini çekeceğini belirtiyor ve "Türkiye'yi NATO'da göstermelik ortak olarak tutmak ne ölçüde anlamlı?" sorusunu soruyor: 
"Kuzey Atlantik İttifakı Sözleşmesi'nde NATO üyeleri demokrasi, kişisel özgürlük ve hukukun üstünlüğü ilkelerini özellikle vurguluyor. Ancak İttifak'a üye alınırken bu kriterler hiçbir zaman bir ülkenin İttifak dışı bırakılması yönünde uygulanmadı. 1980 askeri darbesi bile Türkiye'nin İttifak dışında bırakılmasını gündeme getirmedi. İttifak için önemli olan Orta Doğu'nun eşiğindeki müttefikini kaybetmemesiydi. Ancak 2017 yılında NATO bu ortaklıktan jeo stratejik anlamda bile yarar sağlayamıyor. Ortak yapılanmalar üzerinden Türkiye'nin iç politikasına etkide bulunma düşüncesi bile artık hayal oldu. Türkiye'yi en azından güvenlik politikaları açısından belirli bir çizgide tutmak da mümkün olmadı. Türk hükümetinin Kürtlere karşı ülkede, Suriye'de ve Irak'ta kendi başına girişimlerde bulunması bu durumu gözler önüne seriyor. Ve Türkiye ile müttefiklik ilişkileri sayesinde Orta Doğu'ya sınır bölgede bulunan askeri üslere kolayca giriş yapmak da artık mümkün değil. İncirlik konusundaki zikzaklar bu durumu gösteriyor. Türkiye'yi NATO içinde tutmanın sadece bir gerekçesi kalıyor, o da Erdoğan sonrası dönemde Türkiye'yi eski işbirliğine geri döndürebilmek. Ancak bunun ne zaman olacağı belli değil. Sadece ümit etmek ise ortak savunma ittifakı yanında biraz zayıf kalıyor."

Mannheimer Morgen gazetesi de Alman askerlerinin bir an önce İncirlik'ten çekilmesi yönünde görüş belirtiyor: 
"Alman askerlerinin İncirlik'ten çekilmesinden başka bir seçenek kalmıyor. Alman askerlerinin her türlü silahlı operasyonu konusunda karar hakkı bulunan Alman parlamenterler Türkiye'nin lütuflarına bağlı kalamaz. Ayrıca Türkiye ile Almanya NATO üyesi. Ortaklar birbirleriyle bu tür ilişikler içinde olmazlar."

Volksstimme gazetesi İncirlik'ten sonra yeni bir askeri üssün arandığına dikkat çekerek, bozulan ilişkilerin nereye doğru yol alacağını irdeliyor:
"Alman askerlerinin yeni konuşlandırılacağı üssün Ürdün'de olması planlanıyor. NATO ortakları Almanya ile Türkiye'nin bu konuda yolları tamamen ayrıldığı için şimdi üçüncü bir ülke yardım elini uzatıyor. Şizofren bir durum gibi görünüyor ama Almanya Başbakanı ile Federal Hükümet bu girişimle nihayet kesin tavır sergilemiş oluyor. İlginç olansa şu: Alman askerleri İncirlik'te görev yaparken, diğer yanda Türk birlikleri içinde Gülen yandaşları aranıyor, Alman gazeteciler hapse atılıyor. Şu nokta açık ve net: Erdoğan idam cezası konusunda nerede isterse orada oylama yaptırabilir, ama bunu Almanya'da yapamaz."
 
Südkurier gazetesinin yorumunda ise şu satırlar dikkat çekiyor:
"Alman ordusu bir parlamento ordusudur. Ordu bir harekata Başbakan ya da Savunma Bakanı'nın kararı ile gönderilmez. Buna Alman Federal Meclisi'nin vekilleri karar verir. Anayasa Mahkemesi böyle karar almıştır. Bundan dolayı parlamenterlerin Alman askerlerinin dış ülkelerdeki misyonlarına ilişkin kişisel olarak bilgi edinmeleri gerekir. Sadece bu yoldan askerlerin harekata gönderilmesinin askeri ve siyasi sorumluluğunun üstlenilmesi ya da üstlenilmemesi mümkün olur. İncirlik'te işte bu ön şart uzunca bir zamandan bu yana yerine getirilemiyor. Türk hükümeti bir kez daha parlamenterlerin İncirlik'i ziyaretine izin vermiyor. İzin vermeme gerekçesinin NATO misyonunun hedefleri ve amaçları ile hiçbir ilgisi yok. Bunun sadece Türkiye'yi diktatörlüğe doğru dönüştürmek isteyen ülkenin iç politikaları ile ilgisi bulunuyor. Almanya açısından bu durum 'tüm askerler geri marş' anlamına gelir. Çekilmenin zamanı çoktan gelmiştir."    Mesajı Paylaş

Sihirbaz

Kaynak Deutsche Welle-16.05.2017

Almanya ile Türkiye arasındaki  gergin hava Alman vekillerin İncirlik askeri üssünü ziyaret etmelerine izin verilmemesi üzerine daha da tırmandı. Nordwest Zeitung adlı gazete iki ülke arasında gelinen noktaya ilişkin yorumunda şu görüşlere yer veriyor:
"Almanya Başbakanı atağa kalkmak istiyor ama sonunda bırakıyor. Almanya-Türkiye ilişkilerinde sefil oyun devam ediyor. Bu oyunda Alman tarafı arada bir tokat yiyor, bunun sonuçları olacağı tehdidinde bulunuyor ama sonuçta yine uygun tepki vermiyor. Bu yoldan Ön Asya'daki otokratlara karşı siyasi hedeflere ulaşmak kesinlikle mümkün değil. Berlin'in şunu anlaması gerek: Türkiye hiçbir zaman demokrat değildi ve şu an demokrasi yoluna öncekinden çok daha uzak. Bu yüzden herhangi bir Alman siyasi partisinin bu Asya ülkesinin AB üyeliği konusunu seçim programı dışında bırakmaması, anlaşılmaz bir tavır olurdu."
ABD medyasında Başkan Trump'ın Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov'a IŞİD ile ilgili gizli bilgileri aktardığı iddia edildi. Beyaz Saray ise bu iddiaları reddetti. Die Welt gazetesi yorumunda bu iddianın ABD ile müttefikleri arasında güven sorunu doğuracağını savunuyor:
"Beyaz Saray'daki adam arada bir başkalarına kendini beğendirmek ve karşısındakini etkilemek isteyen bir çocuk havasında. Ve çoğu kez sonuçlarının ne olacağını düşünmeden anlık ruhsal durumuna göre konuşuyor. Başkan ağzını sıkı tutamadığı için de birçok müttefik ülke şimdi hassas bilgileri ABD ile bundan böyle paylaşıp paylaşmayacağını kendi kendine soracaktır. Bu tehlikeli bir gelişme. Terörle mücadelede başarılı olabilmek için dost ülkeler çok sayıda gizli bilgiyi paylaşmak durumunda. Bu da ancak karşı tarafa güven duyulduğunda mümkün olabilir. ABD Başkanı, demokratik ülkelerdeki yöneticilerin sırtlarını dayayabilecekleri en paha biçilmez servet olan güven duygusunu baş döndürücü bir hızla yitiriyor. Böylece Trump'un Amerikası artık başkalarını dikkate almama konusunda şampiyonluğa doğru ilerliyor."   

Aynı konuda Reutlinger General-Anzeiger gazetesinin yorumunda da benzer görüşler yer alıyor.
"Şu sırada kaygılı bazı politikacılar sadece radikal İslamcılara karşı ne yapılabileceğini değil, ABD Başkanı'nın nasıl durdurulabileceğini de kendilerine soruyor. Bu konuda denenmiş bir yol da yok. Hiç kimse Donald Trump'dan daha sağlam bir biçimde iktidar koltuğunda oturmuyor ve kimsenin onun kadar gücü yok. Sonuçta Trump'ın sırları açık etmesini önleyecek bir yasa da bulunmuyor. Bazı enformasyonları ifşa etmek suretiyle ajanların IŞİD'in yönetim kademelerine kadar sızmalarını engellemiş olması Trump'ı hiç ilgilendirmiyor gibi görünüyor. Gerçekte onun bu çalımı, ülkesi ve müttefikleri için bir güvenlik riski anlamına geliyor." 
             
Nürnberger Zeitung'un yorumuna geçiyoruz:
"ABD Başkanı'nın istihbarat servisleri ile arası öteden beri iyi değildi. Şimdi onlara karşı verdiği küçük savaşlarla gittikçe daha fazla güven riski haline geliyor. IŞİD'in yönetim kademelerinden sızdırılan bilgilerin arkası kesildiğinde terör örgütüne karşı mücadele şimdi olduğundan daha da zorlaşacak.Trump'ın tam da Moskova'ya hassas verileri iletmiş olması, Rusya'nın Suriye gibi kriz bölgelerinde üstlendiği karanlık roller göz önünde tutulduğunda oldukça düşündürücü geliyor insana. Trump bir kez daha önceden düşünülmemiş, kendini beğenmiş ve kaotik siyaset tarzını gözler önüne sermiş oldu. Başkan'ın görevi başında deneyim kazanacağına yönelik umutlar çoktan suya düşmüş durumda."  Mesajı Paylaş

Yukarı git

Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter