ABD'nin Küresel Hegemonyası Geriliyor mu?

Başlatan Modus, Eki 04, 2015, 12:20 ÖS

« önceki - sonraki »

Modus

Eki 04, 2015, 12:20 ÖS Last Edit: Eki 04, 2015, 12:31 ÖS by Modus
Çok Alametler Belirdi
Hakan Gürel

Kapitalizmin uzun soluklu bir dünya-sistem olarak varlığını sürdürme becerisi, biz dünyalıların her zaman ilgisini çekmiş, hayranlığını kazanmıştır. Gün geliyor neoklasik liberalizm gibi esasa dair olduğu düşünülen bir kurucu öğesinden kolaylıkla vazgeçerek devletin ekonomik hayata mütemadi müdahaleleri ile ayakta kalıyor. Gün geliyor, hala komünizmden vazgeçmediği iddiasındaki bir ülkede kapitalizm öncesi kölelik düzenini akla getiren bir çehre ile karşımıza çıkıyor. Farklı coğrafyalarda, farklı üretim ilişkileri, farklı iktidar blokları, dolayısıyla da farklı mağduriyet ve muhalefet odakları yaratıyor. Bugüne kadar pek çok kuramcıyı yanıltarak iç çelişkilerinden ve isyanlardan kaynaklanan tüm krizlerle başa çıkmayı bildi. Her kriz dönemi, kapitalizmin başka bir aşamasını başlatan bir tetikleyici işlevi gördü. Heyhat bugün yine ağır bir küresel krizin eşiğindeyiz gibi görünüyor. Çok alametler belirdi!

Tutumlu Japon ev kadınlarının üç kuruşluk birikimlerini dahi berhava eden meşhur mortgage krizi ve benzeri yalpalamalarla merkez kapitalist ülkelerde baş gösteren ekonomik kriz süreci, başta 'teğet' geçtiği gelişmekte olan ülkeleri de içine alarak daha da yaygınlaşma eğilimi gösteriyor. Bunun temel nedeni olarak dünya-sistemin ağababalarının krizden çıkış reçeteleri gösteriliyor. Yedi diyarda kendine tatlı kâr ve spekülasyon ortamları arayan trilyonlarca dolarlık sergüzeşt fonların kısmetse büyük bir bölümünün memlekete geri dönerek krizden çıkış için bir çare olması için uğraşılıyor. Anlaşılan hayalet bankalar, zombi bankalar, offshore yatırımlar, borsalar, vadeli piyasalar ve ismi lazım olmayan sair habis finans enstrümanları ile dünya halklarının rızkına dadanmış neoliberal para babaları, kıymetli paracıklarını alıp bir süre tatile çıkacak. ABD ve AB finansman kurum ve kuruluşları gelişmekte olan ülkelere, başka bir deyişle kapitalist dünya-sistemin KOBİ'lerine, artık eskisinden çok daha az sıcak para akıtacak. Tedirginliği ve tekinsizliği ile meşhur kan emici küresel gezici fonlar, uygun zamanı beklemek üzere güvenli limanlara demirleyecekler.

Gelişmekte olan ülkeleri hem ekonomik, hem siyasi anlamda kontrol etmek amacıyla kullanılan sıcak para musluğu kriz dönemlerinde sıkı sıkıya kapalı olacağından, bahse konu fonlara dayalı olarak hayata geçirilmesi umulan mega projeler askıya alınacak. Bu fonların cüzi bir kısmının da olsa yanaşık düzen kitlelerle paylaşılmasıyla 'perçinlenen' adalet fikri ve bu projelerin yarattığı görgüsüz ve insafsız kalkınma hamleleri de yara alacak. Adalet ve kalkınma ekürisi hemen her gelişmekte olan ülkede muktedirin iktidar reçetesi, siyasi amentüsü olduğundan ekonomik kriz, siyasi bir krize dönüşerek mevcut hükümetin meşruiyetinin sorgulandığı bir süreci başlatacak. Bu süreç de hemen her zaman olduğu gibi kriz atlatılıncaya kadar otoriter, baskıcı, 'milli' bir iktidar kurgusu ile yönetilmeye çalışılacak.

Ama biz konumuza dönelim. Bu yazı, esas olarak küreselleşme eğilimi gösteren ekonomik krizin nedenlerini, sonuçlarını, iç dinamiklerini veya Türkiye üzerindeki muhtemel etkilerini ele almayı amaçlamıyor. Krizlerin tabiatı, karşılaştırmalı krizler tarihi, kapitalist ekonominin döngüsel resesyon analizleri, krizden çıkmak için beş süper fikir gibi şanjanlı meselelere de değinmeyecek. Daha ziyade kapitalist dünya-sistemin merkez ülkelerinin bu krizle baş etme yöntemlerine dair ezberinin, bildik yöntemlerinin eskiden olduğu gibi işe yaramayabileceği önsezisini dillendirmeye çalışacak. Bu tez kapitalist dünya-sistemin nihayet çökeceği öngörüsünü içermiyor. Bununla birlikte olağan şüpheli ağababalarının sistem içindeki hiyerarşik konumlarının değişmesi olasılığının yüksek olacağı yeni bir sürecin başlamış olduğuna işaret ediyor. Üstelik bu ilk de değil!

Kapitalist dünya-sistemin, Braudel'in deyişiyle "uzun 16. Yüzyıl" ile birlikte evlerimize ateş salıp, duygularımızı sinemizde bıraktığı günlerden bu yana üç hegemonya döngüsünden söz etmek mümkün. En azından Wallerstein öyle söylüyor: Hollanda (17. Yüzyıl), Britanya (18 - 19. Yüzyıllar)  ve Amerika Birleşik Devletleri (20. Yüzyıl) hegemonyaları… Bazı araştırmacılar (Örneğin Modelski, 2005) bu üç döngüyü önceleyen bir de Portekiz hegemonyasından da söz ediyor.

"Bu hegemonik devletler yalnızca 'büyük güçler' değillerdir zira (i) her biri büyük askeri tehditleri bertaraf ederek sistemi ayakta tutmuş uluslararası koalisyonlara öncülük etmişlerdir (sırasıyla 30 Yıl Savaşları, 1618 - 48; Fransız Devrim Savaşları ve Napolyon Savaşları (1792 - 1815); ve Alman Savaşları (1914 - 1945) ve (ii) dünya-sistemin temel ekonomik yeniden inşa unsurlarının keşfedildiği yerler olmuşlardır (sırasıyla merkantilizm, sanayileşme ve kitlesel tüketicilik)." (Taylor ve ark., 2010)

Kuramsal çıkış noktasını özetlediğimize göre kaldığımız yerden devam edebiliriz. Tezler üzerinden ilerleyelim:

1. Kapitalist dünya-sistemin son hegemonik döngüsünün lideri olarak ABD ve merkez ülkeleri, sistemin karşı karşıya olduğu yeni krizi çözememektedir. Bu tezin temel dayanakları ve bileşenleri şöyle dile getirilebilir:

(i) Yaşanan son ekonomik kriz sürecinde merkez kapitalist ülkeler kendi ülkelerindeki krize esaslı bir çare bulabilmiş değildir. Söz konusu ülkelerde II. Dünya Savaşını izleyen yıllarda Keynes ilhamlı politikalarla hızla yükselen refah düzeyini ve kabul edilebilir ölçülerde sosyal devlet yapısını muhafaza etmek olanaksız görülmektedir. 2008'de kriz ilk patlak verdikten sonra Keynes'in meteliksiz devleti istihdam yaratan bir sihirbaza dönüştüren iksiri hatırlansa da uygulamada başarı sağlanabilmiş değildir. ABD Merkez Bankası'nın gurbet ellerdeki fonları memlekette yatırıma davet ederek istihdamı ve iç talebi artırma girişimlerinin sonuç vereceğine dair bir 'umut ışığı' söz konusu değildir. Kuşkucu ekonomistler bu adımın ham bir hayal olduğu fikrinde birleşmektedir. Zira her gün bir yenisi icat edilen finans araçları ile postmodern kârların keyfini süren sergüzeşt fonları, reel ekonomiyi ve dolayısıyla istihdamı ve dolayısıyla da iç talebi artıracak bir vatansever devlet projesinde düşük kâr oranları ile yatırıma razı etmek sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Michale Moore'un acımasızca tiye aldığı gibi ABD, kendi klasmanındaki sair kapitalist ülkelere kıyasla sosyal politikalar söz konusu olduğunda bir üçüncü dünya ülkesinden hallicedir. Hatırı sayılır bir bölümü sağlık güvencesinden yoksun olan veya sağlık nedenleriyle iflas bayrağını çeken Amerikalı yığınların desteğini alarak seçilen Obama'nın medarı iftiharı yeni sağlık reformu, nam-ı diğer Obamacare, hiçbir kesime yaranabilmiş değildir, gerçek hayatta bir fark yaratabilmiş değildir.

(ii) Merkez kapitalist ülkelerin kendi aralarındaki rekabet hukukunu düzenleyerek barışı tesis etmek, stratejik etki alanlarında yer alan ülkeleri ekonomik olarak destekleyerek kulübe dâhil etmek amacıyla inşa ettiği bölgesel örgütler ve/veya ittifaklar büyük bir kriz içindedir. Sözgelimi Avrupa Birliği'nin üye devletler arasında dayanışma öngören 'kutsal' birlik anlayışı ağır ekonomik krizin ardından yerle yeksan olmuş görünmektedir. Refahın, adaletin, eşitliğin, demokrasinin şampiyonu AB'nin 'sonradan görme' üyeleri ekonomik olarak çökmüştür. İspanya'da tüm birikimlerine, başlarını soktukları evlere bankalarca el konulan işsiz yığınlar hayatları pahasına çöpten yiyecek bir şeyler toplayarak geçinmeye çalışırken, Yunanistan'da bir zamanlar gençlerin ekonomik geleceğine ilişkin endişeleri ifade etmek için kullanılan "700 Euro gençliği tabiri" bile mumla aranmaktadır. Benzer bir krizin çok yakında İtalya'da da gözlemleneceği dile getirilmektedir. Fransa ve Almanya'nın krizi kendi finansman kuruluşları lehine ve birliğe ilişkin siyasi tasarımlarını gerçekleştirmek için bir fırsat olarak gördüğü, birlik içinde zaten 'ayrıcalıklı' olan konumlarını güçlendirmek amacını güttüğü bir sır değildir.

(iii) Amerikan hegemonyasının gözde uluslararası kurumları da artık küresel bir krizi engelleyebilecek veya etkilerini azaltabilecek bir güce sahip görünmemektedir. Kapitalist ulus devletler arasındaki makroekonomik hukuku düzenleyen ve gelişmekte olan ve 'azgelişmiş' ülkeleri bu sultaya biat etmeye zorunlu kılan Keynes ilhamlı IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların hali içler açısıdır. Keynes, kriz dönemlerinde tek tek ulus devletlerin, özellikle de muktedir olanların yalnızca kendi ekonomik geleceklerini düşünerek atacakları adımların orta vadede sistemik bir yıkım getireceğini düşünüyordu. Söz konusu kurumlar, kapitalist dünya-sisteme dâhil ulus-devletleri yarattıkları fonlar, proje ve politikalarla sistemin genel işleyişini tehdit edecek ekonomik risklere karşı koruyacaktı. Artık işe yaramıyor. IMF'nin gelişmekte olan ülkeler için ayırdığı fonlar, bu ülkelerdeki ekonomik bir krizi savuşturmak için son derece yetersiz kalıyor. Çin'den Yunanistan'a birçok ulus-devletin ABD'nin korumacı politikaları nedeniyle daha 1970'lerde akamete uğramış Bretton-Woods antlaşmasının yerini alacak bir yeni ekonomik uzlaşı formülünün aciliyetini dile getirmesinin nedeni de bu…

(iv) Merkez kapitalist ülkelerin kendi iç taleplerini canlandırmak ve/veya güçlü kılmak için attıkları adımlar küresel ölçekte fiili talebi azaltacak sonuçlar üretmektedir. Oysa kapitalist dünya-sistemin ayakta kalabilmesi, küresel ölçekte fiili talebin sistemin işleyişini aksatmayacak belli bir düzeyde tutulabilmesine bağlıdır. Bu talebi canlı kılacak en temel enstrümanlardan birisi de ihracata dayalı büyüme modeli izleyen gelişmekte olan ülkelere daimi bir sermaye ve pazar desteği sağlamaktır. Merkez kapitalist ülkelerin finans kurumları, IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlar ve sergüzeşt sıcak para ile sağlanan sermaye enjeksiyonunun yetersiz kalması veya sona ermesiyle birlikte fiili talepte dramatik bir düşüş yaşanacağı veya kendisine başka 'arz kapıları' bulacağı değerlendirilebilir. Dünya-sistemin bu temel koşulunu yerine getirmeyen egemen devletin hegemonyası sarsılmaya başlayacaktır. Bu sarsılma sürecinin karakteristik özelliği hegemonyanın ekonomik, siyasal, kültürel vb. birçok alanda sair ulus devletler üzerindeki etkisinin gerilemesidir. Bu gerileme her alanda eşzamanlı ve eş yoğunlukta gözlemlenmeyebilir. Bununla birlikte tarihteki örneklerine bakılarak geri dönüşsüz olduğu iddia edilebilir.

(v) ABD'nin sergüzeşt fonları memlekete geri çağırması ile II. Dünya Savaşı sonrasında hâkimiyeti altında tutmak için büyük çaba sarf ettiği, onlarca savaşı göze aldığı stratejik çıkar bölgelerinden geri çekilmesi bir ve aynı sürecin göstergesidir. Merkez kapitalist ülkelerin, 90'lı yıllarda Sovyetlerin sükûtu üzerine bina edilen yayılmacı politikaları Orta Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Ortadoğu; Orta ve Güney Doğu Asya'da hegemonyalarını güçlendirmişti. Zafer uzun sürmedi. Bu yayılmacı politikalar üç temel gelişme ile hızlı bir geri çekilmeyi zorunlu kılan bir süreci başlattı: (a) Hegemonik koalisyonun, AB, NATO vb. kurumlarla sistem içine dâhil ettiği onlarca ulus devleti finanse edebilecek bir gücünün olmadığı anlaşıldı; (b) yeni jeopolitik, jeostratejik iklim sayesinde hegemonik koalisyonun iç hiyerarşisinde, daha önce stepne olarak bile hükmü olmayan Türkiye gibi ülkelere bölgesel güç olma yolunu açan bir denge kaybı tetiklendi; ve (c) tıpkı Napolyon'un Rusya seferi gibi, kendi jeopolitik ve jeostratejik etki alanının ötesinde ikbal arayışlarının, bölgenin doğal hegemonlarını kış uykusundan uyandırmaktan ve büyük bir askeri, ekonomik, siyasal yıkım getirmekten başka bir işe yaramadığı görüldü. ABD liderliğindeki hegemonik koalisyonun Irak ve Afganistan seferlerinin, memlekete ganimetten çok tabut gelmesi, refahın değil vergi yükünün artması gibi dolaysız sonuçları oldu. Bize yakın dünyalarda art arda gerçekleşen Arap devrimleri ve Suriye iç savaşı merkez kapitalist ülkelerin ancak sonradan ve kısmen müdahil olabildikleri gelişmeler olarak tarihe geçti. Daha uzaklarda, Güneydoğu Asya'da Güney Kore, Japonya ve Avustralya ile temsil edilen hegemonik koalisyon Timor Denizi, Güney Çin Denizi gibi bölgelerdeki muazzam ve kısmen el değmiş hidrokarbon kaynakları için umutsuz bir mücadele yürütüyor. Umutsuz, zira daha önce Marcos ve Suharto gibi diktatörler vasıtasıyla elde ettikleri imtiyazların artık geçerliliği yok. Kuzey Atlantik'te Brent petrolü bitmek üzere; sağ olasıca küresel ısınma nedeniyle buzların eriyerek altındaki büyük kaynakları erişilebilir kıldığı Kuzey Kutbunda Ruslar hem hukuki, hem askeri olarak bir adım önde görünüyorlar.  

Toparlarsak, kapitalist dünya-sistemin mevcut hegemonik yapısı çatırdamaktadır; zira ABD liderliğindeki koalisyon ne kendisini, ne yakın müttefiklerini, ne de genel olarak sistemi bu yeni ekonomik kriz sürecinden koruyabilecek ve sistemi yeniden inşa edebilecek bir durumda değildir. Keynes'in "kapitalizmin kurtarıcısı" olarak anılmasının belki de en temel nedeni hegemonik devletler için hem kendi ekonomik geleceklerini, hem sistemin genel işleyişini aksatmayacak bir formül geliştirmiş olmasıydı denebilir. Bugün ne yeni bir Keynes'in ortaya çıkabileceği koşullar mevcut, ne de Keynesçi politikaları canlandırmak mümkün görünüyor.

2. Yaşadığımız dönem, dünya-sistem için yeni bir hegemonya döngüsünün yaklaşmakta olduğunu düşündürse de bu sistemin geleceğine hangi hegemonik devletin, hangi koalisyonla liderlik edeceği muğlaktır. Bu muğlaklığın temel nedeni, ortada en başta alıntıladığımız gibi "dünya-sistemin temel ekonomik yeniden inşa unsurlarının keşfedildiği" yeni bir hegemonya odağının bulunmamasıdır. Dünyanın iktidarının Batıdan Doğuya kaydığını, Rusya ve Çin'in yeni yüzyılın liderleri olacağını, Şanghay beşibiryerdesi ve sair organizasyonların bu ittifakın ilk organizasyonları olduğunu sık sık işitiyoruz. Çoğu uluslararası siyaset azmanı, her iki ülkenin hızlı büyümesinin dayandığı totaliter ve vahşi kapitalist metotlara atıfta bulunarak, dünya-sistemin yeni hegemonik düzeninin Batının tüm değerlerini alaşağı edeceği kehanetinde bulunuyor. Ben daha ihtiyatlı bir yaklaşım öneriyorum. Öncelikle Rusya ve Çin'in habis kalkınma stratejilerinin dünya-sistemden bağımsız olarak kurgulanmadığını, bir işbölümünün sonucu olduğunu ve özeleştiriden kronik ve tarihi olarak yoksun olan Batı değer ve idealleri ile hiç çelişmediğini kaydetmekle başlayabiliriz. Her iki ülke dünya-sistem açısından üç temel gerekçe ile çok önemlidir: (a) çok büyük bir iç pazarları vardır; (b) geniş doğal kaynakları, sınırsız 'ucuz ve nitelikli' işgücü ve büyük bir üretim potansiyelleri bulunmaktadır; ve (c) sırasıyla büyük bir karasal ve deniz hinterlandları bulunmaktadır. Bu gerekçeler silsilesi her iki ülkeyi sadece dünya-sistemin siyasi çatı örgütü olan Birleşmiş Milletlerde veto hakkını haiz beş daimi üyesi arasına koymamış, aynı zamanda da kapitalist dünya-sistemin varlığını mümkün ve güçlü kılmıştır.

Atlantik ve Avrasya blokları arasında dünya-sistemin nasıl yönetilmesi gerektiğine ilişkin kardeş kavgaları ve çıkar paylaşımı mücadelesi elbette vardır ve epey de şiddetlidir; ne var ki bu mücadele sistemin temel parametrelerini değiştirmeye yönelik değildir. İki rakip holdingin rekabeti olarak düşünülmelidir. Başka bir deyişle, Rusya ve Çin mevcut koşullarda kapitalist dünya-sistemin ABD liderliğindeki hegemonik döngüsü içinde güçlü birer oyuncudur ama bu hegemonyayı kendi liderliklerinde devam ettirecek, tekrar edersek, dünya-sistemin temel ekonomik yeniden inşa unsurlarının keşfedecek bir durumda değillerdir. Daha ileri giderek mevcudiyetlerinin bu hegemonyaya bağlı oldukları da söylenebilir.

Bir örnekle bu durumu açıklığa kavuşturmaya çalışalım: Dünyanın en büyük döviz rezervi Çin tarafından yönetilmektedir. Üç trilyon ABD Dolarının üzerinde olduğu belirtilen bu dudak uçuklatan rezervin yaklaşık üçte ikisi ABD tahvillerine yatırılmış; dörtte biri Euro ile işlem görmektedir. Çin ekonomisi ABD Dolarındaki her türlü dalgalanmadan doğrudan etkilenmektedir. Dolar düşerse rezervler suyu çekmekte, artarsa Çin'in efsanevi büyümesinin anahtarı olan ihracat büyük bir darbe almaktadır. Elbette Çin hükümeti, ABD Dolarına olan aşırı bağımlılığı ortadan kaldırmak için elindeki döviz rezervini başka para birimleri ve başka finansal araçlarla çeşitlendirmeye çalışıyor. Ne var ki mevcut küresel ticaret ve finans sisteminde ABD Doları hâkimiyetini sürdürdüğü için bu çeşitlendirme çabasının ne hızı ne de hacmi yeterli olmuyor.

3. Ulus devletlerde milliyetçi, baskı ve zora dayalı iktidarların siyaset sahnesine gelmesi olasılığının, krizden daha adil, demokratik, çoğulcu, katılımcı vs. bir rejimle çıkma olasılığından daha yüksek olduğu öne sürülebilir. Kapitalizm, bekasının risk altında olmadığı hemen her durumda yığınların özgürlük alanlarını da göreceli olarak genişletti ve ekonomik hareket kabiliyetini artırdı. Özellikle de II. Dünya Savaşı sonrası altın çağda merkez kapitalist ülkelerde görüldüğü üzere yığınları kitlesel tüketime özendiren ve talepleri ile olanakları arasındaki makası daraltan 'sosyal refah' politikalarına ağırlık verdi. Bu sürecin sonuna gelindiği aşikâr... Küresel ölçekli fiili talebin azalması, iç pazarları devasa ekonomilerini çevirmeye yeterli olmayan merkez kapitalist ülkeleri çok daha büyük bir krize sürükleyebilecek gerçek bir risk oluşturuyor. Altın çağda demografik ve sosyolojik olarak yapısal bir değişikliğe uğrayan merkez ülkeler, krizle birlikte mevcut sosyal güvenlik sisteminin finansmanında büyük zorluk yaşıyorlar. Kelepir iş yok. Hayat pahalı. Nüfus yaşlı. Altın çağın mağrur orta sınıfları ve işçi 'aristokrasisi' bir zamanlar dudak büktükleri işlerde boğaz tokluğuna çalışan göçmenleri sofralarındaki ekmeğe ortak olan emek hırsızları gibi görüyor. Sağ yükseliyor. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, irredantizm hızla yayılıyor. Kimi cami minarelerini yasaklıyor, kimi kürtaja karşı milyonları sokaklarda seferber ediyor. Farklı cinsel tercihleri olanlar artık sistemik bir aykırılık değil birer tehdit olarak yaftalanıyorlar. Muhafazakârlık yükselen değer; sosyal haklar, sosyal refah, çokkültürlülük, eşitlik, hukuk devleti vb. şanjanlı kitle mühendislik projeleri artık itibar görmüyor.

Merkez kapitalist ülkelerde hal böyleyken, gelişmekte olan ülkeler kotasından sisteme dâhil olan ülkelerde durum daha iç açıcı değil. Dünya-sisteme ucuz ve nitelikli işgücü, barış gücü askeri, düşük maliyetli mal ve hizmetler, turistik destinasyonlar ve tüketime aç, marka düşkünü yığınları kazandırmakla mükellef gelişmekte olan ülkeler, iç 'barış ve huzuru' tesis ve idame ettirmek için baskıcı iktidarlarla yönetiliyorlar. Kredi derecelendirme kuruluşlarından 'yatırım yapılabilir ülke' beratını alabilmek için düzen, istikrar ve öngörülebilirlik kriterlerini sağlamaları gerekiyor. Böylece sergüzeşt fonlar rahatça işlerini görebiliyorlar. Ekonomik kriz ile birlikte bu ülkelerde ekonomik büyüme dönemlerine kıyasla daha da baskıcı bir muktedir koalisyonu arayışına girileceğini tahmin etmek zor olmasa gerek.

Küresel ölçekte yaygınlık ve direnç kazanan isyanlarla da görüldüğü üzere, krizi kendi bekası için bir tehdit olarak gören ulus devletlerde sadece muhafazakârlık güç kazanmıyor. Büyük yığınlar, özellikle de geleceklerini bir önceki nesle göre çok daha karanlık gören orta sınıf adayı genç kesimler henüz küresel direniş olarak anılmayı hak edecek bir uluslararası dayanışma ve eşgüdüm seviyesinde olmasa da hem daha radikal bir çizgiye kayıyor, hem de orta sınıf algı dünyalarına daha önceden sirayet etmemiş farklı mağduriyetleri keşfediyorlar. Sözgelimi krizde çok ağır bir bedel ödemek zorunda bırakılan Yunanistan'da sadece ırkçı ve faşist Altın Şafak örgütü yükselmedi. Radikal sol ittifakı Syriza seçimlerde büyük bir kazanarak önce ana muhalefet partisi, sonra koalisyonla da olsa iktidar partisi oldu. Almanya'da da radikal sol bir adres bulmuş görünüyor: Die Linke. Tüm bu başarılara ve hemen her gün, dünyanın önceden kestirilemeyecek bir bölgesinde, öngörülemeyecek bir kitlesellikle ortaya çıkan bir başka Occupy eylemine rağmen radikal solun, kriz döneminin baskıcı eğilimli yeni muktedir koalisyonlarının vücuda gelişini önleme şansının henüz kısıtlı olduğunu teslim etmek gerekiyor.

Bir başka deyişle ne tek tek ulus devletlerde, ne de uluslararası düzlemde direnişi örgütleyecek ve küreselleştirecek bir süreç yaşanmıyor. Bunda, merkez kapitalist ülkelerde nüfusun çoğunu oluşturan, altın çağın nimetlerinden faydalanmış yaşlı orta sınıfların sistemi tahkim eden reflekslerinin büyük payı var. Gelişmekte olan ve 'azgelişmiş' ülkelerde ekonomi tıkırındayken serpilen görece 'demokratik' ortamın çok kısa sürede nasıl totaliter bir rejimle değiş tokuş edilebileceğini de şekilde görüldüğü gibi biz yaşayarak görüyoruz.

4. Milliyetçi, baskı ve zora dayalı iktidarların siyaset sahnesine gelmesiyle birlikte, çözümlenmemiş hegemonya meselesinin dünya nüfusunun büyük bir bölümünü savaşlarla tehdit edebilecek bir süreci tetiklemesi olasılığı vardır. Amacım felaket tellallığı yapmak değil, elbette. Bununla birlikte tarih gösteriyor ki kapitalist dünya-sistemde hegemonyanın el değiştirmesi her zaman büyük savaşlarla mümkün oldu. Bu savaşın ateş, çelik ve kanla mı yoksa postmodern metotlarla mı yürütüleceğinin tali bir önemi olacaktır. Her durumda bildiğimiz dünyayı harap eden savaşlardan, söz ediyoruz. Silahlanma harcamalarının aslen hiç azalmadığı, kitle imha silahlarının yaygınlaştığı, bölgesel güçlerin kendi silah sanayilerini kurarak silah ihracatçıları kulübüne girdikleri bir dünyada ulus-devletlerin stratejik çıkar ve tehdit algılamalarının kolaylıkla bir felakete kapı açabileceği bir dönemdeyiz.

Hegemonyanın gerilemesi ve bölgesel güçler üzerindeki 'kanun koyucu' ve 'düzen sağlayıcı' niteliğinin ve olanaklarının erozyona uğraması bir zamanlar Amerikan hegemonyasının uluslararası siyaseti için elzem olan icat edilmiş veya geleneksel saflaşmaları sıcak savaşlara tahvil etme olasılığı taşıyor. Bu savaşların yalnızca aralarındaki rekabet ve husumet malumumuz olan Hindistan - Pakistan, Avustralya - Endonezya, İsrail - Arap İttifakı, Çin - Tayvan, Japonya - Güney Kore vb. gibi bölgesel güçler arasında olacağını beklemek de fazla iyimserlik olacaktır. 30 yıl Savaşlarını sonra erdirerek bugünkü Avrupa'nın temellerini atan Westphalia antlaşmasında olduğu gibi, çözümlenmemiş her barış Avrupa'yı dünyayı da peşine takacakları yeni savaşlarla karşı karşıya bırakmıştır.

Kapitalist dünya-sistemin bugün yaşadığı en büyük krizin, önceki döngülerde olduğunun aksine hegemonyayı devralmaya hazır ve muktedir yeni bir siyasal öznenin yokluğu olduğu söylenebilir. Hollanda, egemenliğini okyanus ötesi fırsatları değerlendirme becerisine ve kapitalist ekonomiye kazandırdığı türlü yapısal enstrümanlara borçluydu. İngiltere, tıpkı Hollanda gibi okyanus ötesinde güneşin batmadığı bir imparatorluk inşa ederken, 30 Yıl Savaşlarında tarumar olan Kıta Avrupası'nın aksine yeni gelişmeye başlayan burjuvazisi ve işgücüyle sapasağlam ayakta kalmıştı. ABD, iki Dünya Savaşı'nda da sınırları içinde hiç yıkım yaşamazken, savaşa katılımıyla birlikte sonuca karar veren ve dünyayı yeniden şekillendiren bir ağırlık sahibi olabilmişti.

Sonuç olarak, kapitalist dünya-sistemin bu 'sancılı' geçiş döneminde bizi epey zor günlerin beklediğini söyleyebiliriz. Bugün yaşadığımız dünyada, kendi sınırları içinde olası bir savaşın doğrudan etkilerinden korunabilecek, savaş yorgunu, ekonomik ve askeri açıdan yıkım yaşamış ulus devletleri yeni bir düzene ikna edebilecek, bu yeni düzenin ekonomik yeniden inşa temellerini icat ve tahkim gücüne sahip herhangi bir egemen devlet bulunmuyor.



Kaynakça
G. Modelski (2005). Küresel Politikanın Uzun Döngüsü ve Ulus-Devlet, Uluslararası İlişkiler, Cilt 2, Sayı 7 (Güz 2005), s. 3-30
P. Taylor, A. Firth, M. Hoyler ve D. Smith Explosive (2010). City Growth in the Modern World-System: An Initial Inventory Derived from Urban Demographic Changes. Urban Geography, 31 (7), (2010), 865-884.
Mesajı Paylaş

HARZEMŞAH

Bu makale bana Dimitri Kantemir'in "Osmanlı İmparatorluğunun Yükselişi ve Çöküşü" adlı kitabını hatırlattı. Çünkü kitap 1716 yılında kaleme alınmış, yani Osmanlı İmparatorluğu yıkılmadan yaklaşık 200 yıl önce...

Bilim ve felsefe olarak Aristo mantığından sembolik mantığa, oradan da bugün kullandığımız bulanık mantığa (fuzzy logic) geldik. Bulanık mantık, bir şeyin varlığına ve hareketlerine, içsellikten çok dışsal etkenlerin yol açtığını anlatır. ABD'nin çöküşü, ya da gerileyişinde büyük ölçüde, Rusya ve Çin'in bundan sonra izleyecekleri politikaların olumlu ya da olumsuz etkileri olacaktır. Ancak soğuk savaşın resmen ve fiilen başladığı bu günlerin ardından ABD'nin alacağı teknoloji transferi ile ilgili sınırlandırmalar, Rus ve Çin teknolojik ürünlerini de büyük ölçüde etkileyecektir.

Hakan hocamın makalesini ileriye dönük bir analiz olarak ele almak, okuyanlarda yeni ufuklar açacaktır... Mesajı Paylaş

mechanicus

  Soğuk savaş noto ve varşova paktı arasında geçti.Devlelerin birbirleri üzerinde teknoloji,istihbarat,bilim,sanat gibi konularda üstünlük kurma yarışından ibaretti.Batı devletleri sovyetlerin çöküşünden sonra ellerinde kalan milyarlarca $ lık askeri,istihbari ve uzay sistemlerine baktı ve nekadar gereksiz olduklarını anladı.Bu nedenden dolayı batı devletleri devletçilik yerine şirketçilik politikaları gütmeye başladı.
Örneğin soğuk savaş döneminde olduğumuzu varsayalım.O dönemlerde suriyede böyle bir iç savaş yaşansaydı nato (abd) rusların akdeniz kapısını kapatmak için bugünkünden çok daha aktif bir rol izlerdi diye düşünüyorum.Ama olmadı.Aynı abd bir kaç şirketinin bekası için irakta binlerce askerini ölüme gönderdi.
Şu anda gördüğümüz şey bana göre batılı şirketler ile doğulu devletlerin soğuk savaşı.Batı yavaş yavaş halk tarafından seçilmiş kişilerin yönetiminden şirkeler tarafından belirlenmiş kişilerin yönetimine doğru kayıyor.Batılı insanlar sahip oldukları ekonomik rafahı/rahat yaşamı devletlerin değil şirketlerin kendilerine tahsis ettiğini anlamışlar.Bu nedenledirki batı insanın irak işgalini ve burada ölen askerlerini hazmetmiş seslerini çıkarmamıştır.
Bizdeki (doğu insanındaki) durum farklı.Bizde tüpraşın çıkarları için şehit düşen 2 asker için eminimki hükümet düşer yüce divan kurulurdu.Çünkü biz henüz okadar para ile tanışmadık.. Aynı şey iran içinde geçerli.Yıllarca batının ekonomik ambargosuna direnen insanlar konu devlet  güvenliği olunca suriyede ölen binlerce askere göz yumdular. Çünkü doğu insanına devlet , batı insanına şirketler bakmaktadır. Sözün özü budur.

Biraz ütopik gelebilir ama uzun vadede batıda şirketlerin kendi krallıklarını ilan edeceğini düşünüyorum.Her şirket cirosu kadar insana hükmedecek,ve yanlızca hükmettiği insanlardan mesul olacaktır.Toprak savaşlarının yerini teknoloji/üretim savaşları alacaktır.Bizdede aynı tas aynı hamam işte 100 yıldır demokrasiyi ve parayı tanıyamadık ama belkide doğru ve iyi olan bizim yaptığımızdır

Saygılarımla Mesajı Paylaş


Paylaş delicious Paylaş digg Paylaş facebook Paylaş furl Paylaş linkedin Paylaş myspace Paylaş reddit Paylaş stumble Paylaş technorati Paylaş twitter